27 Haziran 2009 Cumartesi

Nikah

Erhan’la ilk tanışmamız yeşillerin giyilebilir tek renk seçeneği olduğu ve bolca kara mercimek ve hoşaf tüketilen bir yerde olmuştu. Pek de sıcak ve içten bir tanışma olmamıştı aslına bakarsanız. İstanbullu olduğunu öğrendiğimde tanışmak için yanına gitmiş ve “Duyduğuma göre sen de İstanbulluymuşsun” diyerek tokalaşmak için elimi uzatmıştım. O ise “Ya, evet…” diyerek soğukça yanımdan geçip gitmiş ve elim havada beni orada öylece bırakıp gitmişti. O zamanlar bir anlam verememiştim bu soğukluğuna…

İlerleyen günlerde bir kitap, bir cip ve üç manyak vasıtasıyla yollarımız bir kez daha kesişti Erhan’la. Ye, iç, yat, kalk şeklinde geçen monoton hayatımızı renklendirmek için, şu anda aramızda bulunduğunu sandığım Erbaz’ımız önderliğinde fazla detaya giremeyeceğim küçük bir maceraya atılmak için toplanmıştık. O gün ilk defa samimileşmiştik Erhan’la. Hoş, cip o kadar küçüktü ki samimi olmamak elimizde değildi sanırım. Ama oldukça eğlendiğimizi söyleyebilirim. Muhabbet ve sohbetler eşliğinde, fotoğraf sosuyla süslü birkaç keyifli saat geçirmiştik hep birlikte. Ama yine de muhabbetler arasında Erhan’ın uzaklara bakarak dalgınlaştığı gözümden kaçmamıştı. O zamanlar bir anlam verememiştim bu dalgınlığına…

Daha sonraki günlerimizde nikel kaplı bir grubun alternatif tınılarına duyduğumuz sevgi, ortak yanlarımızın sadece İstanbullu olmak olmadığını keşfetmemizi sağlamıştı. Rock müzikten tutunda sinemaya kadar uzanan geniş bir yelpaze vardı önümüzde. Böylece o bitmek bilmeyen 460 gün daha bir çekilir olmuştu benim için… Yemekhanedeki sanki lüks bir restorandaymışız gibi yaptığımız muhabbetlerimizden mi bahsetsem? Yoksa film izlerken replikleri aynı anda tekrar etmemizden mi? Ya da olur olmaz her yerde yaptığımız Meksika Dalgalanması’ndan mı? İtalyanca zırvalamalarımızdan mı? Tabii ki bunların hiç birini tek başımıza yapmadık. Yanımızda hep bizimle birlikte olan değerli dostlarımız da vardı. Askerde ne kadar mutlu olunabilirse o kadar mutluyduk beraberken. Ama Erhan arada bir mahzunlaşır, bakışları uzaklara dalardı. O zamanlar bir anlam verememiştim bu üzüntüsüne…

Sonra gecelerden bir gece, ben yine karargâh nöbetindeyken anladım tüm gerçeği. Gecenin geç saatlerinde, elimde tüfeğim, soğuktan tir tir titreyerek nöbetimi tutuyordum. Uzaktan bir gölgenin usulca bana yaklaştığını gördüm birden. Erhan’dı bu. “Nihayet” dedim kendi kendime, zaten onu beklediğim için. Titreyerek yanıma geldi. Ellerine üfleyerek ısınmaya çalışıyordu. Ağzımızdan buharlar yükselirken muzipçe gülerek birbirimize baktık kısa bir müddet. Ardından hızla karargâha girdik ve etrafta kimsenin olmadığına emin olduktan sonra sessizce bir üst kata çıktık. Yani benim yazıhaneme… Erhan bir iyilik rica etmişti benden, o zamanlar sözlüsü olan Tuğba ile görüşmek istiyordu. Farklı bir şey deneyecektik bugün, cep telefonu üzerinden internete girecektik. Soğuklar nedeniyle uzun zamandır çarşıya çıkamadığımız için internete giremiyorduk çünkü. Bilgisayarı açtık ve küçük düzeneğimizi kurup internete bağlandık. Biraz bekledikten sonra Messenger’ın bilindik gelen ileti sesi odayı doldurdu. Tuğba’ydı bu… Erhan’ın yüzü sevinçle aydınlandı ve klavyeye atıldı. O an Erhan’a baktığımda yüzünde gördüğüm ifade beni şaşkınlığa uğrattı. Onca zamandır beraber olmamıza rağmen onu hiç öyle görmemiştim çünkü. Yüzünde büyük bir mutluluk ve huzur vardı arkadaşımın. Ruh eşine kavuşmuş birinin huzuru… Kalbinin diğer yarısını bulmuş birinin huzuru… İşte o an anlam verdim onun hiç dinmeyen üzüntüsüne, hiç bitmeyen dalgınlığına… Âşıktı arkadaşım, hem de çok… Bu yüzdendi her İstanbul lafı geçişinde ah etmeleri, boynunu büküp oturmaları. Bu yüzdendi uzaklara bakıp dalgınlaşmaları.

Çok şükür ki bugün burada, birbirini tamamlayan ve bana dostum deme inceliğini gösteren bu iki eşsiz insanın hayatlarını birleştirmelerini, ömür boyu mutluluğa imza atmalarını, ucundan yakaladığım bu güzel aşk hikâyesinin mutlu sona ulaşmasını izliyorum sevinçle. Hayır, sona ermesini değil. Tam aksine, yeniden ve daha güçlü bir bağ ile başlamasını… Bu tek perdelik ve iki kişilik oyunda sadece birer seyirci olan bizlere bu mutlu günlerinde yanlarında olma fırsatı verdikleri için de ayrıca teşekkür ediyorum onlara. Her şey gönlünüzce olsun dostlarım. Hak ettiğiniz mutluluğa kavuşmanız, birlikteliğinizin sonsuza dek sürmesi umudu ve dileklerimle…

Not: Bugün evlenip Dünya Evi'ne giren sevgili dostlarım Erhan ve Tuğba için yazılmıştır.

Gelin&Damat / Bride&Groom cake topper by Giggy's Cake

25 Haziran 2009 Perşembe

Göl halkı (Bölüm 2)

Nihayet ormanın sonundaydı. Geniş açıklıkta durdu ve önünde uzanan manzaraya baktı. Büyücünün köşkü tüm haşmetiyle karşısında duruyordu. İster istemez buraya ilk geldiği güne kaydı düşünceleri. O zaman burası karanlık ve kötücül bir yerdi ama büyücünün dönüşüyle şu anda oldukça güzel bir yere dönüşmüştü. Köşkün bulunduğu tepenin eteklerine baktı ve yeniden kurulan Viran kent’i gördü. Eskiden bir harabeden ibaret olan kenti böyle canlı görmek şövalyeyi mutlu etmişti. Ne yazık ki kılıç aynı görüşte değildi. “Pöh! Onca yol teptik ve karşımıza biçebileceğim tek bir düşman bile çıkmadı. Ne sıkıcı…” dedi memnuniyetsizlikle. “Buna sevinmelisin. Büyücü dostumuzun ve buradaki halkın güvende olduğunu gösterir bu.” Kılıç “Hıh…” diyerek homurdandı. Şövalye ise başını olumsuz anlamda sallayarak gülümsedi ve köşkün bulunduğu tepeye doğru yürümeye başladı.

Kısa bir süre sonra köşkün çift kanatlı kapılarının önündeydi. Onun yaklaşmasıyla birlikte kapılar kendiliğinden açılarak yol verdi. “Tıpkı daha önce olduğu gibi…” diye mırıldandı şövalye. Kapıları tutan her iki sütunun üzerindeki Gargoyle heykelleri uğursuzca onu süzdü. Şövalye onların bakışları altında ürperdiğini hissetti. Hızlı adımlarla bahçeyi geçip köşkün asıl kapısına vardı ve kısa merdiveni çevik bir şekilde tırmanarak kapıyı çaldı. Kapıyı eliyle tıklatmasıyla birlikte acı dolu, keskin bir “Ahh!” sesi işitildi. Şövalye şaşkın gözlerle etrafına baktı ama sesin sahibini göremedi. Bir omuz silkti ve beklemeye başladı. Tam kapıyı tekrar çalmak için elini kaldırmıştı ki “Hey, kes şunu! Ben senin kafana vuruyor muyum?” diye bir ses yükseldi yeniden. Konuşan kapıydı. Şövalye ağzı bir karış açık, kapıya bakakaldı.
“Bütün gün orada aval aval dikilip beni mi seyredeceksin yoksa ne istediğini söyleyecek misin?” diye çıkıştı kapı sinirle.
“Ben… Şey… öhöm!” diyerek kendini toplamaya çalıştı şövalye. “Büyücü Marvin’i görmeye gelmiştim de. Eski bir arkadaşıyım.” demeyi becerebildi sonunda.
“Böylesi daha iyi.” dedi kapı, oldukça aristokrat bir uşağın aksanı ile. “Randevunuz var mıydı?”
“Randevu mu? Şey, hayır. Neden? Olması mı gerekiyordu?”
“Randevusuz kimseyi içeri alamam. Size iyi günler.” dedi kapı kendini görmüş bir sesle.
“Alamaz mısın? Alamam da ne demek! Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” diye çıkıştı şövalye öfkeyle.
“Hayır, siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?” diye sordu kapı, yüksekten bakan bir ses tonuyla.
“Hayır ama umurumda bile değil!” dedi şövalye.
“Güzel. Ben de sizin kim olduğunuzu bilmiyorum ve umurumda bile değil. İyi günler.” dedi kapı ve sessizliğe gömüldü. Şövalye zar zor kapadığı ağzının tekrar bir karış açılmasına engel olamadı. Az önce bir kapı tarafından faka bastırılmış, üstüne üstlük bir de kovulmuştu.
“Hey! Siz saygıdeğer koruyucu, merhaba.” diye ciyakladı kılıç, şövalyenin şaşkın bakışları arasında.
“Buyurun efendi kılıç.” diye yanıtladı onu, gururu okşanmış kapı.
“Selam olsun size. Biliyor muydunuz? Ben de tıpkı sizin gibi Efendi Marvin’in büyülü icatlarından biriyim. Yani sizinle akraba sayılırız.”
“Öyle mi?” dedi kapı ilgiyle. “Hoş geldiniz efendi kılıç. Size nasıl yardımcı olabilirim acaba?”
“Sizin için bir sakıncası Büyücü Marvin’i görmek istiyoruz.” diye bildirdi kılıç.
“Hay hay, ne gibi bir sakıncası olabilir ki? Ama önce sormam gereken bir soru var. Randevunuz var mıydı?” dedi kapı.
“Hayır.”
“Randevusuz kimseyi içeri alamam. Üzgünüm.” dedi kapı tekrardan.
“Bana baksana sen, seni sonradan görmüş kereste. Hemen kenara çekil yoksa seni cilalandığın güne pişman ederim.” diye çıkıştı kılıç, sinirli bir şekilde. Bir anda bütün kibarlığı gitmişti sanki.
“Hiç sanmıyorum efendi tereyağı bıçağı!” diye yanıtladı kapı onu aynı sinirli tonla. İki büyülü nesne arasında gürültülü bir hakaretleşme başladı. Ne yapacağını bilemeyen şövalye ellerini kulaklarına bastırmış kapıdan geçmenin bir yolunu bulmaya çalışıyordu. Tam o esnada kapının ardından “Burada neler oluyor yine? Yoksa yine o büyü ansiklopedisi satmaya çalışan üçkâğıtçı mı?” diye bağıran bir ses duyuldu. Kapı bir hışımla açıldı ve Büyücü Marvin’in öfkeyle kızarmış yüzüyle karşılaştılar. Marvin karşısındakileri görünce bir anlığına afalladı. Sonra yüzündeki kızgın ifade yerini bir sevinç dalgasına bıraktı. “Sevgili dostum! Demek ziyaretime geldin ha? Bu ne güzel sürpriz.” diyerek hararetle şövalyenin elini sıktı.
“Hey, bilmiyorum dikkatini çekti mi ama ben de buradayım.” dedi kılıç, gücenmiş bir sesle. “Elbette, elbette. Sen de hoş geldin eski dostum. Buyurun, orada bir yabancı gibi dikilmeyin lütfen. İçeri gelin.” diyerek misafirlerini salonuna buyur etti.

Marvin’in salonu, şövalyenin bugüne kadar gördüğü en ilginç mekânlardan biriydi. Odanın bir köşesinde üzerinde çeşitli aletler olan bir masa ve küçük bir kitaplık bulunuyordu. Odanın ortasında ise hasır bir masa ve masanın etrafına sıralanmış geniş, egzotik koltuklar vardı. Masanın üzeri ise birbirinden garip, hareketli gümüş aletlerle doluydu. Tam şövalye bakarken aletlerden biri ufak bir duman bulutu fışkırtıp odaya güzel bir koku yayılmasını sağladı. O merakla odayı incelerken büyücü konuşmaya devam ediyordu. “Kapının kusuruna bakmayın. Ama araştırmalarımı sağlıklı bir biçimde yürütebilmem için böyle bir koruyucuya ihtiyaç duydum. Yanlış anlamayın sakın, ihtiyacı olan birine yardım etmekten asla çekinmem. Ama kapımı o kadar abuk sabuk şeyler için çalıyorlar ki, bir bilseniz. Kızının kısmetinin açılmasını isteyen kocakarılardan tutun da kurbağaları prensese çevirmeye çalışan delikanlılara kadar her türlüsü kapımda. Nasıl, ortalığı bayağı toparlamışım değil mi?” dedi keyifle, eliyle salonu göstererek.
“Evet, harika iş çıkarmışsın doğrusu.” dedi şövalye.
“Eskisinden bile iyi olmuş Efendi Marvin.” diye ciyakladı kılıç.
“Teşekkürler, biraz büyünün de yardımı olmadı değil hani.” dedi Marvin böbürlenerek. “Fakat ne kadar da kabayım!” dedi eliyle alnına bir şaplak atarak. "Size içecek bir şeyler bile ikram etmedim. Yorgun olmalısın. Ne içersin dostum? Ya da yiyecek bir şeyler mi istersin?”
“Çay olabilir.” dedi şövalye, aklına çaydan hiç haz etmeyen bir dostu geldiğinden hınzırca gülerek.
“Çay olsun o zaman.” dedi Marvin. Kıkırdayarak elini sivri uçlu şapkasına daldırdı ve içinden birkaç porselen fincan ile gümüş bir çaydanlık çıkartıverdi. Şövalyenin kendisini keyif ve hayret karışımı gözlerle izlediğini görünce gülümsemesi genişledi ve “Aslında büyü ile de hazırlayabilirim elbette ama tadı asla gerçeğinin ki gibi olmuyor.” dedi göz kırparak.
Marvin şöminenin mavi ateşi üzerinde çayları hazırlamakla meşgulken şövalye de odayı incelemeye devam etti. Neyin konuşup neyin ısıracağından emin olamadığı için hiç bir şeye dokunmaya cesaret edemiyordu. Gözü duvara asılmış olan çerçevelere takıldı. Daha yakından baktığında bunların diploma ve sertifikalardan oluşan bir sergi olduğunu gördü. Yüksek Büyücülük Sertifikası, Merlin’in Nişanı gibi birçok ödül ve nişan arasında özellikle bir tanesi çok ilgisini çekmişti. Zamanda Yolculuk Araştırma Kurulu tarafından verilmişti ve üzerinde “…gösterdiğiniz üstün başarılardan ve araştırmalarımızda kat ettiğiniz önemli adımlardan dolayı…” yazıyordu. Merakla Marvin’e baktığında büyücünün çay servisini tamamladığını ve onun da kendisine bakmakta olduğunu gördü. Tam parmağıyla sertifikayı işaret etmiş ve bir soru sormak için ağzını açmışken, Marvin “Ha, o mu? Saçmalıktan başka bir şey değil.” dedi elini aptalca bir fikri başından savuşturur gibi sallarken. “Zamanda yolculukmuş, hah! Böyle bir şeye kim inanır ki?” diye ekledi ardından da abartılı bir şekilde gülerek. Şövalye gülüşteki abartıyı ve büyücünün gözlerindeki ifadeyi kaçırmadı. Şövalyenin bilmediği bir nedenden ötürü büyücü yalan söylüyordu. Ama üzerinde fazla durmamaya karar verdi. Sonuçta dostum dediği bu yaşlı adama güveniyordu ve herkesin sır saklamaya hakkı vardı. Şövalyenin bile büyücüye anlatmadığı pek çok sırrı vardı ne de olsa…
Marvin eliyle koltuklardan birini işaret ederek “Otursana. Merak etme, ısırmaz.” dedi gülerek.
“Ben ısırmasından çok konuşmasından çekiniyorum.” diye yanıtladı onu şövalye, kılıcının bu yoruma yaptığı itirazlara kulak tıkayarak. İki arkadaş bir süre çaylarını yudumlayıp son görüşmelerinden beri olan biten olaylar hakkında konuştular. Sonunda laf dönüp dolaşıp şövalyenin geliş sebebine ve balıkçı kasabasında meydana gelen garip olaylara geldi. Şövalye, balıkçının hikâyesini anlatabildiği kadarıyla büyücüye aktardı. Kılıç ise arada düzeltmeler yaparak veya katıldığı yerlerde mırıldanarak yine sessiz kalmamayı başardı.
“İşte böyle Marvin. Anlayacağın hem yolu kısaltmak hem de yardımını almak için buraya geldim.” dedi şövalye en sonunda, hikâyesinin bittiğini belirtmek için.
“Hmmm… İlginç bir durum. Size yardım edeceğim elbette ama ben gelemem maalesef. Çok önemli bir araştırmanın ortasındayım ve öylesine kenara atılıp bırakılabilecek bir şey değil. Çok üzgünüm.” dedi büyücü.
“Anlıyorum.” dedi şövalye, hayal kırıklığını gizlemeye çalışarak.
Bir anlık bir sessizliğin ardından Marvin, “Burada bekleyin. Size yardımcı olacağını sandığım nadir bir bitki var elimde.” diyerek ayağa kalktı ve odadan çıkıp gözden kayboldu. Birkaç dakika sonra elinde ufak bir kavanoz ile birlikte geri döndü. Kavanozu hafifçe havaya kaldırıp içindeki bitkinin görünmesini sağladı. “Galsamotu. Bizim ihtiyar Rowling’in (1) stokundan. Rowling’i tanıyorsun değil mi? Meşhur bir büyücüdür. Çok da maharetlidir aynı zamanda. Geçenlerde ziyaretime geldi. Hediye olarak da ender bulunan bitki ve parşömenler getirmiş yanında. İyi adamdır bizim Rowling ama biraz çatlaktır da. Büyücüler hakkında bir kitap yazmak gibi garip bir fikir oluşturmuş kafasında. Torununun torununun torunlarından biri için saklayacakmış ve çok zor bir zamanında kitabı ona verip zengin olmasını sağlayacakmış. Daha neler… Bir kitapla nasıl zengin olunabilir ki? Hem de içinde büyücüler olan bir kitap!” diyerek gevrek bir kahkaha attı. Büyücünün söylediklerinden tek kelime bile anlamayan şövalye kavanozu eline alıp bitkiyi dikkatle incelemeye başladı. Yapışkan, grimsi yeşil bir görüntüsü vardı otun. “Ne işe yarar bu?” diye sordu merakla.
“Ah, evet. Konuyu fazla dağıttım yine. Bu ot, su altında nefes almanı sağlar dostum. Anlattığın olaylara bakılırsa sorunun kaynağı gölün dibinde. Orada nefes almak kılıç için olmasa bile senin için epey bir sorun olur zannımca.” diyerek gülümsedi yarım ay biçimindeki gözlüklerini düzelterek.
“İyi bir noktaya değindin.” dedi şövalye.
“Daha fazlasını yapmak isterdim ama şu anda elimden gelenin hepsi bu. Ama yapabileceğim bir şey daha var sanırım. Hava iyice karardı. Bu gece burada kalın, akşam yemeğini beraber yeriz. Yarın sabah da erkenden yola çıkarsınız.” Şövalye bu teklifi memnuniyetle kabul etti. “Güzel!” dedi Marvin ellerini bir kez çırparak. “Şimdi… Biraz daha çaya ne dersin? Bu arada, sizce de burası çok sıcak olmadı mı?” diyerek cebinden ufak bir cihaz çıkarttı. Cihazı, tavana yakın bir yere monte edilmiş bir alete yöneltip bir tuşa bastı. Yumuşak bir Bip! sesi duyuldu ve anında odada hafif bir rüzgar esmeye başladı.
“Nereden buluyorsun bu garip aletleri hiç anlamıyorum.” dedi şövalye hayretle.
“İcatlarımdan biri sadece.” diye kıkırdadı Marvin. “Buna süper klima diyorum. Nasıl buldun?”
“Oldukça enteresan. Sanki burada icat edilmiş gibi değil de gelecekten gelen bir buluş gibi…” dedi şövalye, hafif iğneli bir ses tonuyla. Bu yorum üzerine Marvin telaşla yerinde zıpladı ve yanlışlıkla kumandadaki farklı bir düğmeye basıverdi. Birdenbire odanın içinde yağmur yağmaya başladı. Büyücünün panikle başka bir tuşa basmasıyla yağmur yerini keskin bir tipiye bıraktı. Ardından sis bastı. Nihayet üçüncü denemesinde büyücü havayı eski haline döndürebildi. Bir taraftan da şövalyeye kaçamak bakışlarla bakmaktaydı. Şövalye çayını yudumlarken bıyık altından hafifçe gülümsedi. Görünüşe göre hedefi tam on ikiden vurmuştu.

1- Rowling: Yazar { yani ben :) } burada Harry Potter serisinin yazarı J.K.Rowling'e bir atıf yapıyor. Seriyi okuyanlar galsamotunu "Ateş Kadehi" romanından hatırlayacaktır.

Köşk fotoğrafı / Mansion photo by iKink-Stock
Büyücü Odası / Wizard's Study by NightsongWS

Çayla Meydan Muharebesi

Çay ile aramda yıllardır süren gizli bir husumet vardır. Eskiden, bendeniz daha gençken, Bendeniz’in ise yeni meşhur olduğu yıllarda çay içmeden duramazdım. Her sabah mutlaka iyi demlenmiş bir fincan çay girmeliydi bu bünyeye. İçmezsem başıma korkunç ağrılar girer, gün boyu da ağrılarım dinmek bilmezdi. Ailemin geri kalan fertleri gibi ben de o genç yaşımda çaykolik olmuştum anlayacağınız. Sonunda bir gün buna fena halde tepem attı. Bağımsızlığına son derece düşkün olan ben, çaya bağımlı yaşayacaktım ha? “Yok öyle yağma” diyerek buna bir dur demeye karar verdim ve çaya karşı savaş açtım. Okul kantinlerinden tutun da misafirliklere kadar pek çok cephede birden savaştık çayla. Ama asıl meydan muharebesi kahvaltı masası olmuştu her zaman. Sabahları çaydanlığın fokurdayan çağrılarına kulak tıkar, masamdaki kahvaltılıkların “Ah şimdi yanımızda bir de çay olsa ne de güzel giderdik” demelerini duymazdan gelmeye çalışır, karşımda çaylarını höpürdeterek içen aile fertlerini görmemek için çabalayıp dururdum. Neyse ki bu çabalarım sonuçsuz kalmadı ve baş ağrıları eşliğinde verilen kararlı bir mücadele sonunda çayla aramdaki bağımlılık zincirlerini koparmayı başardım. Ama çay savaşmayı asla bırakmadı. O gün bugündür olup olmadık her yerde karışma çıkarak mücadelesini azimle ve koyu bir demle sürdürdü. Bu mücadelelerin en büyüğünü ise geçtiğimiz hafta yaşadım.

Her sabah olduğu gibi fırından sıcak poğaçalarımı almış ve işyerimdeki masama kurulmuş kahvaltı ediyordum. Çaysız… Ofise ilk gelen Ceycey oldu. “Günaydın birader, hayırlı sabahlar” diyerek masasına kuruldu ve kahvaltılıklarını iştahla çıkarmaya başladı. Laf aramızda kendisi tam bir çaykoliktir. Her sabah üç-dört bardak çay içmeden duramaz. (Buraya yazınca laf -aramızda- olmaktan çıktı sanki ama neyse…) Hevesle bir bardak kapıp kendine çay doldurmaya başladı. Sonra bir an benim masama bakarak “Sen çay almadın mı? Dur sana da doldurayım” diyerek masamdaki su bardağımı çevik bir hareketle kapıverdi. “Dur abi, ben istemiyorum” dedim telaşla. “Niye istemiyorsun birader, yapayım işte” diye itiraz etti.” İçmem, içersin derken ya üstün ikna kabiliyetimden ya da elindeki dumanı tüten çayın davetkar çağrısına daha fazla karşı koyamamasından dolayı Ceycey’i zor da olsa vazgeçirdim. Küskün bir tavırla masasına dönüp çayını höpürdetmeye başladı. Tam “Oh be, ucuz atlattım” derken Gülsüm girdi içeriye. Aramızda kalsın o da tam bir temizlik hastasıdır. (Yine mi aramızda olmadı?) “Günaydın” dedi bizlere ama her zamanki gibi yüzümüze değil yerlerin temiz olup olmadığına bakıyordu. Yeterince temiz olduğuna kanaat getirmiş olacak ki o da kendisine bir çay yapmaya yöneldi. Benim çay almadığı görünce bana da çay doldurmayı teklif etti ve az önceki sahnenin ikinci tekrarı gibi bir şey yaşandı aramızda. Size ikram edilen çayı geri çevirmenin en kötü tarafı da ne kadar kibar reddederseniz edin karşınızdaki insanın sanki ona hakaret etmişsiniz gibi bakmasıdır yüzünüze. İşte o bakışlardan biri vardı şimdi arkadaşlarımın yüzünde. İkisi de nispet yaparcasına çaylarını höpürdeterek karşımda içerlerken kafamı laptopumun arkasına saklayarak kahvaltımı olaysız ve çaysız bir şekilde bitirdim. Bunun sadece başlangıç olduğunu nereden bilebilirdim?

Kahvaltı faslından sonra o günkü işlerimi halletmek için hazırlandım ve dışarıya çıktım. İlk durağım kırtasiyemizdi. Samimi olduğum Birol ve Ali adında iki abim işletiyordu burayı. Oraya vardığımda sadece Birol abi vardı içeride. Kısa bir selamlaşma faslından sonra fotokopi çektirmek istediğim evrakları kendisine uzattım. Kağıtları makineye yerleştirirken, kaşlarımın yukarı kalkmasına neden olarak “Gel bir çay içelim” dedi sakince. Bu da nerden çıkmıştı şimdi? Samimiyiz dediysek bu kadar da değildi. “Yok abi sağol, acelem var” diyerek kibarca reddettim onu da. “İç ya, ne olacak” diye ısrar etti. Size çay ikram eden biri, kendisini reddettiğinizde mutlaka ardından ısrar eder. Bu yazılmamış evrensel ya da nikotinsel bir kuraldır. Tekrar reddettim. Yüzünde iki numaralı ikramı geri çevrilen alıngan insan bakışıyla “Sen bilirsin” diyerek fotokopilerimi çekti. Tam kapıdan çıkacakken “Ooo hoş geldin” nidalarıyla Ali abi girdi içeri. Kısa bir selamlaşmanın ardından o malum soruyu sordu. “Bir şey içer misin? Gel çay ikram edeyim.” Onu da yüzünde 42 numaralı alıngan insan bakışıyla arkamda bırakarak hızla oradan ayrıldım.

Az sonra postanedeydim. Sıra numarası alıp bir köşede sessizce beklemeye başladım. Bir taraftan da gözümün önünde uçuşan ince belli çay bardaklarını uzaklaştırmaya çalışıyordum. Neyse ki postane her zamankine nazaran oldukça boştu da fazla beklemem gerekmemişti. Sıram gelir gelmez bankoya yanaştım. Beni gören her zamanki görevli “Ooo cigerim. Hoş geldin sefa getirdin” dedi. Hoş bulduk demeye kalmadan “Bugün fazla iş yok, gel bir çay ısmarlayayım sana “ diye ekledi. “Ne bu ya? Bunlar aralarında gizlice sözleşmişler midir nedir?” diye düşünerek onu da dişlerim sıkılıyken ne kadar kibar olabiliyorsam o kadar kibarca reddettim. Yeterince kibar olamamış olmalıyım ki adamın yüzü bir karış asıldı ve 1 numaralı alıngan bakışlarla işlemimi gerçekleştirip beni pek de kibarca olamayan bir şekilde sepetledi. Bense içimden “En güzel çay, bilmem ne çay” melodisini mırıldanarak bankaya yöneldim. Oradaki ziyaretim ise güvenlik görevlisinin bana çay ikram etmesi üzerine oradan koşarak ayrılmamla sona erdi. Öğle yemeğinin ardından garsonun tüm sevimliliği ile bana çay ikram etmesinden, teklifini geri çevirdikten sonra ısrarla çayın ücrete dahil olmadığını belirtmesinden artık sıradanlaştığı için bahsetmiyorum bile…

Akşam yorgun argın ama zaferle döndüm evime. Bitkin bir şekilde ayakkabılarımın bağını çözerken farkında olmadan hafifçe inlemişim. Annem hemen yanımda bitiverdi ve “Ne oldu oğlum, neyin var?” diye sordu merakla. “Çok yorgunum anne, hafif başım ağrıyor bir de” dedim bende. Ne dese beğenirsiniz? “Dur sana demli bir çay yapayım hemen, iyi gelir…”

Pazarolla Sayı 89 için yazılmıştır.

21 Haziran 2009 Pazar

Göl halkı (Bölüm 1)

Bizden oldukça uzak diyarların birinde, geçmiş zamanların içinde, küçük bir köyün yamacında, bir göl kıyısının dibinde cesur ama emekli bir şövalye yaşardı. Emekli olmasına emekliydi ama kendisinden daha genç birçok maceracıya taş çıkarttırırdı. Zaten emekliliği zoraki bir tercihti çünkü o aslında bir sürgündü. Cesur Şövalye derdi kendine. Kendisine böyle hitap edilmesini isterdi, onu tanıyanlar da öyle yapardı. Gerçek adını kimse bilmezdi. Çok yiğitti şövalye. Her zaman haklının yanında yer alır, şövalyelik düsturundan ödün vermez, gerekmedikçe silahına davranmazdı. Silahını eline aldığında ise yapılacak çok önemli iki şey olduğunu öğrenmişti herkes. Yolundan çekilmek ve kulaklarını tıkamak… Kulaklarını tıkamak, evet. Çünkü konuşan, sihirli bir kılıca sahipti şövalye. Şey… Konuşan yerine çok konuşan hatta hiç susmayan bir kılıç demek daha doğru olur sanırım. Çok kuvvetli bir büyüye sahip olduğu söylense de konuşmaktan başka bir meziyete sahip olduğunu henüz gören olmamıştı. Ama şu bir gerçekti ki kılıç, Cesur Şövalye’nin ellerinde öldürücü bir silaha ve düşmanlarının korkulu rüyasına dönüşüyordu. Kısa zamanda tüm kötücül yaratıklar şövalyeye ve koruması altındaki köye yaklaşmamaları gerektiğini öğrenmişlerdi. Ama bu başka bir hikaye…

Günlerden bir gün şövalye, ormandaki derme çatma kulübesinin bahçesinde oturmuş, öğle güneşinin tadını çıkarıyorken kulübesine doğru uzanan patikada belli belirsiz iki suretin ağır adımlarla kendisine doğru yaklaşmakta olduğunu gördü. Dikkatle baktığında gelenlerin köyden tanıdığı bir delikanlı ve daha önce hiç karşılaşmadığı bir adam olduğunu gördü. Adam zorlukla yürüyor gibiydi. Yanındaki delikanlının adamın koluna girerek yürümesine yardımcı olduğunu fark etti sonra da. Hemen ayağa fırladı ve kendisine yaklaşanlara doğru hızlı adımlarla ilerledi. Onun yaklaştığını gören delikanlının yüzü aydınlandı ve kafasını sallayarak şövalyeyi sessizce selamladı. Şövalye de delikanlının selamına aynı şekilde karşılık verdi ve o da adamın diğer koluna girerek ilerlemelerine yardımcı oldu. Adamın çok yorgun ve hırpani bir görüntüsü vardı. Sanki günlerdir yoldaymış gibi… Uzun saçları keçeleşmiş, yüzünde birkaç günlük sakal birikmişti. Sendeleyerek anca yürüyebiliyordu. Muhtemelen koluna giren delikanlı olmasa şuradan şuraya adım atamazdı. Şövalye adamı dikkatle incelediğinde olduğundan daha yaşlı bir görüntüsü olduğunu fark etti. Sanki yaşadığı derin bir hüzün adamı yaşlandırmış gibiydi. Zar zor kulübeye vardılar ve içeri girip adamın rahat edebileceği bir yere oturmasına yardımcı oldular.
“Su…” dedi adam bir fısıltı halinde çatlak dudaklarının arasından. Şövalye eliyle delikanlıya masadaki maşrapayı işaret etti. Genç, bir koşu maşrapayı kaparak raftaki tahta kupalardan birini suyla doldurdu ve içmesi için yorgun adama uzattı. Adam titreyen ellerle kupayı aldı ve bir dikişte içerek bitirdi. “Su…” diyerek kupayı tekrar delikanlıya uzattı. Biraz daha içtikten sonra minnetle şövalyeye ve delikanlıya bakarak “Teşekkürler…” diye fısıldadı.
Şövalye bir elini adamın omzuna koyarak “Sorun değil yolcu kişi. Şimdi biraz dinlenmeye çalış.” dedi.
“Hayır, dinlenmek için vakit yok. Henüz yok.” dedi adam korku ve endişe ile açılmış gözlerle. Bir eliyle şövalyenin kolunu sıkıca kavradı ve “Sizi bulmak için çok uzun yoldan geldim beyim. Tek umudum sizsiniz. Şimdi dinlenemem, size olanları anlatmadan olmaz.” dedi heyecan ve korkuyla karışık.
“Pekâlâ, tamam sakin ol yolcu kişi. Seni dinleyeceğim.” dedi şövalye bir taraftan adamı sakinleştirmeye çalışırken diğer yandan da kolunu adamın sıkı kavrayışından kurtarmaya çalışıyordu. Adam bir müddet daha şövalyenin koluna sıkıca yapışmış halde korku dolu gözlerle şövalyeye baktı. Sonra şövalyenin kendisini dinleyeceğine emin olmuş olacak ki tutuşunu gevşeterek arkasına yaslandı. Kendisine bir sandalye çeken şövalye adamın karşısına oturdu. Delikanlıya da aynısını yapmasını işaret etti ve bakışlarını tekrar adama yöneltti. “Sorun nedir yolcu kişi? Anlat bana…” dedi en bariton sesiyle. Adam nereden başlayacağını bilemiyormuş gibi boşluğa bakarak bir süre sustu. “Nereden geliyorsun?” diye sordu şövalye adamın konuşmasına yardımcı olmak için. Adam bakışlarını yerden kaldırarak tekrar şövalyeye baktı ve “Kuzeyden, Ra’n Dağların ardından geliyorum beyim. Semmak adındaki balıkçı kasabasından.”
“Orayı bilirim.” dedi şövalye. “Yolculuklarım sırasında bir kez orada bulunmuştum. Denizin hemen dibinde, balıkçılıktan başka hiç bir şeyle ilgilenmeyen kendi halinde bir kasabaydı. Misafirleriyle bile ilgilenmiyorlardı hatta. Pek konuksever bir halkın olduğunu söyleyemeyeceğim maalesef.” diye ekledi ardından da.
Adam mahcup bir şekilde başını eğerek “Söyledikleriniz doğrudur beyim. Halkım kendi işine o kadar kendini kaptırmıştır ki balık ve balığımızı almaya gelen tüccarlar dışında kimseyle fazla ilgilenmeyiz.” dedi. Sonra endişeli bakışlarla tekrar şövalyeye bakarak “Ama bu bize sırt çevireceğiniz anlamına gelmiyordur umarım? Yardımınıza ihtiyaç var beyim!” diye ekledi.
“Önce sorunun ne olduğunu bir öğrenelim, ona sonra karar veririz. Ama önce sormak istediğim bir şey var. Semmak’a giden yol dağın diğer yamacından, ormanın içinden daha yakındır. Oysaki sen köyün olduğu taraftan yani uzak olan yoldan geldin. Madem yardıma bu kadar ihtiyacınız var, neden dağlardaki geçidi kullanmadın?”
“Şaka mı ediyorsunuz? O geçidin ve Viran Kent’in goblinlerce ele geçirildiği herkes tarafından bilinir. Büyücü Marvin kaybolduğundan beri o yoldan geçmek çok tehlikeli.”
“Haberiniz yok mu? Büyücü Marvin geri döndü. Viran Kent tekrar canlandı. Yollar artık güvenli.” diye bildirdi genç delikanlı. “Hepsi cesur şövalyemiz sayesinde.”
Şövalye tam gururla şişinecekken odanın arkalarından bir yerlerden bir takırtı eşliğinde “Hıh! Şövalyenin sayesindeymişmişmiş…” diye söylenen bir ses duyuldu. Sahipsiz sesi duyan yolcu “O da neydi?” diyerek oturduğu yerde merakla etrafa bakınmaya başladı.
“Bu…” dedi elleri ile yüzünü kapayan şövalye “benim baş belası ortağım.”
“Hey! Ben baş belası olan ortağın sen olduğunu sanıyordum.” diye yanıtladı cırtlak ses onu.
Adamın hiç bir şey anlamadığını gören delikanlı çaktırmadan adama yaklaşıp “Konuşan kılıç...” diye fısıldadı. Bir parmağıyla odanın köşesindeki büyük sandığı işaret ediyordu.
“Ah, evet. Şu meşhur kılıç…” dedi adam heyecanla sandığa bakarak. “İyi ama neden bir sandıkta?
“Meşhur mu? Meşhur dedi duydun mu? Ha-ha-ha-ha… Meşhur!” diye ciyakladı kılıç zevkle. Ardından da “Meşhurum ben, meşhurum, meşhurum, meşhurum…” diye bir tempo tutturup zevkle şarkı söylemeye başladı. Sesi o kadar kötüydü ki kulübedeki herkes kulaklarını tıkamak zorunda kalmıştı. Adam “Sanırım niye bir sandıkta tutulduğunu şimdi anlıyorum.” dedi sıkılmış dişlerinin arasından. Kılıcın susmaya niyeti olmadığını anladıklarında üçlü grup olabildiğince hızlı bir şekilde kulübeyi terk edip bahçeye çıktılar. Can havliyle kapıyı kapayıp kulübe duvarına yaslı bir şekilde oldukları yere çöküverdiler. Kılıcın şarkısı kesik kesik de olsa hala duyuluyordu. Adam hayret ve merak dolu bakışlarla şövalyeye baktı. O ise sadece bezginlikle omuz silkmekle yetindi ve “Yakında alışırsın. Şimdi, nerede kalmıştık? Derdinin ne olduğundan bahsetmek üzereydin.” diyerek tekrar konuya girdi.
Adam ne için burada olduğunu hatırlayarak şaşkınlığını üstünden attı ve anlatmaya başladı: “Muhtemelen bildiğiniz üzere kasabamızın hemen üstünde Uzun Göl yer alır. Halkım denizden avladığımız balıklardan çok Uzun Göl’ün meşhur alabalıkları sayesinde geçimini sürdürür. Oradan çıkan balıkların lezzeti diyarlarda başka hiçbir yerde yoktur. Bu yüzden denizden çok orada avlanmayı tercih ederiz. Daha doğrusu ederdik…” Hüzünle başını eğdi ve derin bir nefes alarak anlatmaya devam etti. “Uzunca bir süredir gölde anlam veremediğimiz bir gariplik, bir uğursuzluk vardı. Önce balıklar azalmaya başladı, daha önce hiç böyle bir şey gelmemişti başımıza. Daha sonra da avlanmaya giden balıkçılar kaybolmaya başladı. Yapılan arama çalışmalarında izlerine bile rastlayamadık. Sanki toz olup havaya karışmışlardı. Hepimizi bir korku almıştı. Viran Kent’teki uğursuzluğun göle de bulaştığı söylentileri aramızda dolaşmaya başladı. Korkumuzdan göle avlanmaya gidemez olduk. Cesaret edip gidenler ise bir daha dönmediler. Sonunda Kasaba Meclisi gölde avlanmamızı yasakladı. Ama bu sadece sorunların artmasına neden oldu. Gölde avlanamamak gelirlerimizi inanılmaz ölçüde düşürdü. Kasabaya gelen tüccarlar alabalık istiyorlardı, deniz mahsullerini değil. En sonunda dayanamayacak hale geldik ve bir grup balıkçı köy meclisine baş kaldırarak göle avlanmaya gitmeye karar verdi. Onlara katılanların arasında ben ve oğlum da vardık.” dedi hüzünle başını eğerek. Yanaklarından yaşlar süzülmeye başladı ve bir müddet sustu. “Korkunçtu… Geniş sandallarımızla Uzun Göl’e açılmış avlanıyorduk. İlk başta her şey yolunda görünüyordu. Fakat sonra… Birdenbire nereden çıktığı belli olmayan yoğun bir sis etrafımızı sardı. Göz gözü görmüyordu. Öyle ki yanı başımda oturan oğlumu bile göremiyordum. Sonra her yanımızdan çığlıklar yükseldi. Arkadaşlarımın gökyüzünü yırtarcasına yükselen çığlıkları ve imdat sesleri… Sandalımızın parçalandığını hatırlıyorum. Oğluma beni takip etmesini söyleyip suya atladığımı ve kıyıya doğru yüzmeye başladığımızı hatırlıyorum. Oğlum tam arkamdaydı. Tam kıyıya varmıştık ki aniden suyun içinden fırlayan bir şeyler onu kıskıvrak yakalayıp gölün derinliklerine doğru çekip götürdü! Onu tutmaya çalıştım ama başaramadım. Gitmişti… Her şey bir anda olup bitmişti ve ben karada yalnız kalmıştım. Hiç kimseden eser yoktu. Orada durmaya cesaret edemedim ve koşarak hızla oradan ayrıldım. Oğlumu kurtarmak için hiçbir şey yapamadım. Yapabileceğim hiç bir şey yoktu, ben savaşçı değilim anlayın beni.” dedi yalvaran gözlerle şövalyeye bakarak. Şövalye anladığını belirtmek istercesine kafasını salladı. “Olabildiğince hızlı bir şekilde köye döndüm ve olanları kasaba meclisine anlattım. Bir kurtarma ekibi oluşturmaları için yalvardım ama beni dinlemediler. Bu felaketi üzerimize kendimizin çektiğini ve bizim sorumsuzluğumuz yüzünden başka insanların hayatını tehlikeye atmayacaklarını söylediler. Buna inanabiliyor musunuz? Biricik oğlumu kurtarmak için kıllarını bile kıpırdatmadılar ve eğer azıcık aklım çalışıyorsa benim de aynı şeyi yapmamı önerdiler. Bunaklar!” Adam öfkeyle hırladı. “Bir şeyler yapmalıydım, öylece duramazdım. Büyücü Marvin’in tekrar köşkünde olduğunu bilseydim belki de ona giderdim. Ama bilmiyordum. Onun yerine aklıma siz geldiniz beyim. Diyarların dört bir yanında adı duyulan mağrur şövalye... Hemen köyden ayrıldım. Üç gün iki gecedir yoldayım ve sonunda sizi buldum. Lütfen bana yardım edin. Oğlumu kurtarın, lütfen!” Acı çeken babanın yalvarışı şövalyeye dokunmuştu. Adama yardım etmeye karar verdi. Hoş, adamın hikâyesini dinlemeden önce de zaten bu kararını vermişti. Zorda olan kimseyi geri çevirmezdi çünkü. Kendi ahmaklıkları sonucu belaya bulaşmış olanları bile…
Şövalye ayağa kalkarak “Merak etme. Elimden geleni yapacağım yolcu kişi. Konuşmak için kendini daha fazla yorma. Biraz dinlenmen gerek.” dedi. Bu sözlerle birlikte adamın yüzü sevinç ve ümitle aydınlandı. Anladığını göstermek mahiyetinde başını bir kez olumlu anlamda salladı ve arkasına yaslanarak gözlerini kapadı. Şövalye delikanlıya dönerek “İçeride biraz yiyecek ve içecek bir şeyler olması lazım. Burada dinlenebildiğiniz kadar dinlenin sonra da köye geri dönün.” dedi.
“Peki sen ne yapacaksın Cesur Şövalye?” diye sordu delikanlı merakla.
“Gidip göl halkına yardım edeceğim elbette. Her ne kadar geçmişte bana pek de hoş davranmamış olsalar da onları bu durumda yalnız bırakmak şövalyelik düsturuma aykırı. Ama önce eski dostum Marvin’e bir ziyarette bulunacağım sanırım. Hem tavsiyelerine ihtiyacım olacağından hem de yol o yönden daha kısa olduğundan.” dedi şövalye.
“Yolun açık olsun şövalyem. Dediklerini yaşlılar heyetine aynen ileteceğim. Dönüşünü dört gözle bekleyeceğiz. Geri geldiğinde yeni maceranı Büyük Salonda bizimle paylaşacağını umarım. Duymak için şimdiden sabırsızlanıyorum.” dedi delikanlı heyecanla ve hayranlıkla ışıldayan gözlerle.
Şövalye sadece gülümsemekle yetindi ve kulübesine girerek hala şarkı söylemekte olan kılıcına doğru yöneldi. Sandığın kapağını sert bir hareketle açtı ve “Kes sesini seni geveze. Yoksa seni yanıma almam ona göre!” diye çıkıştı kılıca, şakayla karışık.
“İyi tamam, sustum. Nereye gidiyoruz? Umarım bu sefer kokuşmuş goblinlerden daha iyi rakipler çıkar karşımıza. Yeni bir dövüş için sabırrrrsızlanıyoruuum. Nı-ha-ha-ha!”
“Hala konuşuyor musun sen?” diye sordu şövalye kılıcı belindeki kınına yerleştirirken.
“Tamam, tamam sustum. Bak konuşmuyorum işte. Tamamen sessizim. Sessizden de sessizim. Sessiz ötesiyim. Sessiz…” Bezginlik dolu bir homurtu koyan şövalye kulübeden ayrıldı. Yorgun yolcuyla ve delikanlıyla kısa bir vedalaşmanın ardından ormanın içine daldı. Kılıcın hala devam eden “Sessizim” mırıldanmaları arasında ağaçların arasına girerek gözden kayboldu.

Orman fotoğrafı / Forest photo by realityDream
Kulübe / Hut by Minnhagen
Sandal fotoğrafı / Boat photo by siscanin

18 Haziran 2009 Perşembe

Son görev

Kitaphane 7/24 sitesinin "Bir yazı yaratalım" bölümü için yazılmıştır.

Aceleyle arabanın kapısını açıp, hiç beklemeden motoru çalıştırdı. Zor bir gündü, yorgunluğunu bir an olsun azaltacağını düşündüğü şarkıyı dinlemek için teybe eski bir kaset koydu. Önünde uzanan ıssız yolda hafifçe çalan müziği dinlerken camı araladı, artık köprüye yaklaşmıştı. Yan koltukta duran silahı alıp, camdan dışarıya, akan sulara fırlattı. Her şeyin bittiğini düşündüğü o anda birden teypte çalan şarkı cızırdayarak susuverdi. Ardından bir sessizlik... Sonra "Bu kadar kolay kurtulacağını ummuyordun, değil mi?" diyen bir ses duyuldu teypten. O'nun sesiydi bu! Bu hırıltılı ve genizden gelen sesi başkasıyla karıştırması mümkün değildi. Bu sesi duyduğu güne lanet okudu. "Şu anda eminim bana lanet okuyorsundur." diyerek keyifle devam etti sesin sahibi konuşmaya. "Emirlerimi yerine getirdiğini biliyorum. Çünkü seni tahmin ettiğinden de iyi tanıyorum. Oraya gittin ve adamımızı soğukkanlılıkla öldürdün. Silahtan kurtuldun ve günahlarınla baş başa kalmamak için o eski kaseti teybe taktın. Tıpkı bundan önce benim için işlediğin onlarca cinayetten sonra her zaman yaptığın gibi…” Adam sert bir fren yaptı ve duyduklarına inanamaz bir biçimde teybe bakakaldı. “Seni tanıdığımı söylemiştim.” diye devam etti teypteki ses. Sesinden büyük bir hazın tınısı yankılanıyordu. “Emrimdeki tüm adamları iyi tanırım. Özellikle de kirli işlerimi yapanları… Sana körü körüne güveneceğimi düşünmüyordun değil mi? Her neyse… Bu sabah ayrılmak istiyorum martavalıyla odama girdiğinde kendi biletini kendin kesmiş oldun zaten. Kimse benden ayrılamaz, hiç kimse!” Arkasından gelen klakson sesi adama yolun ortasında durmuş olduğunu hatırlattı. Okkalı bir küfür savurup arabasını kenara çekti. Bu esnada teypteki hırıltılı ses konuşmasına devam ediyordu. “Biliyorum, bu son işi de benim için hallettikten sonra gidebileceğini, serbest kalacağını söylemiştim. Gerçekten de gitmek istediğin her yere gitmekte serbestsin. Ama şunu bilmeni istedim. Şu anda sevgili çalışma arkadaşların(!) az önce terk ettiğin ofisi senin parmak izlerinle doldurmakla meşguller. Ayrıca daha önce işlediğin cinayetlerle ilişkilendirilmeni sağlayacak ufak detayları da en mankafa polisin bile görebileceği yerlere yerleştirdiklerini bilmem söylememe gerek var mı? Sakın aklını bütün suçları benim adıma işlediğini itiraf edip bu işten yakanı sıyırabileceğin gibi aptalca fikirlerle de doldurma. Benimle resmi hiçbir bağlantın yok, hiçbir şeyi ispat edemezsin. Hem etsen bile en nihayetinde polis de benim için çalışıyor. Sonuçta ben saygın bir iş adamıyım.” Ses keyifle kahkaha attı. Kahkahası bir gülüşten çok hırıltı halinde çıkıyordu. “Bu sabah sana söylediğim gibi… Sen teşkilatı terk edemezsin evlat, teşkilat seni terk eder. Elveda…” Bu son sözle birlikte teypten garip gıcırtılar ve sesler yükselmeye başladı. Ardından da hafif bir duman eşliğinde teybin bantları dışarı fırlayıverdi. Kaset kendini imha etmişti. Böylelikle adamın elindeki tek delil de yok olmuş oluyordu. Aynı anda uzaktan gelen siren sesleri çalındı kulağına. Hem gittiği yönden hem de geldiği yönden kendisine yaklaşan ekip otolarını gördü. Eski patronu, polisin kendisi için çalıştığını söylerken şaka etmiyordu anlaşılan. Eli hayatına son verdirme düşüncesiyle silahını aradı ama sonra onu az önce akan sulara fırlattığını hatırlayarak küfür etti. Acı acı gülümsedi. Her şey bitmişti, hiç ummadığı bir biçimde…

Kitaphane 7/24 sitesinin "Bir yazı yaratalım" bölümü için yazılmıştır.

Kingpin character is ™ and © 2009 Marvel Characters, Inc.

11 Haziran 2009 Perşembe

Bir şirket semineri

Dün akşam firma olarak sektörün önde gelen kuruluşlarının bir arada olacağı bir seminere davetliydik. Bu son derece önemsiz göreve gidecek kişi olarak da oy birliği ile ben seçilmiştim maalesef. Başka türlü olsa şaşardım zaten. Ama işin asıl acı tarafı benimle gidecek kişinin çok sevgili huysuz iş arkadaşımın seçilmesiydi sanırım. Bu haberle birlikte aldı beni bir düşünce... Ben bu adamla işe gidiş-gelişlerdeki o yarım saatçik araba yolculuğuna zor dayanıyordum, 2 saatlik seminere nasıl dayanacaktım?

Her gün dört gözle beklediğim hatta iple çektiğim ama bir türlü gelmeyen paydos saati o gün gelmesini hiç istemediğim halde bir çırpıda geliverdi. Ben duvar saatine sövmekle meşgulken ofisteki diğer arkadaşlar, gideceğim arkadaşla hiç muhabbetimiz olmadığını çok iyi bildiklerinden kıs kıs gülerek “İyi eğlenceler” dediler ve mutlu mesut evlerinin yolunu tuttular. Kaderde varsa üzülmek, neye yarar düşünmek diyerekten bir iç geçirdim ve aşağı inerek bu akşamki kader ortağıma katıldım. “Hadi bakalım” diyerek saat 19:00’u gösterdiği halde güneş gözlüklerini taktı ve bizim külüstüre doğru yöneldi. Bende idam sehpasına giden bir mahkûm gibi onu takip ettim mecburen. Yolda yine bildiğim tüm duaları okumama sebep olan olağanüstü rezalet bir araç sürüş performansı sergilerken geniş küfür repertuarından seçmeler sergilemeyi de ihmal etmedi arkadaşım. Bir taraftan da sağdan soldan geçen arabalardaki bayanları süzerek kel kafasındaki olmayan saçlarını düzeltmekle meşguldü.

Seminer, İzmir’in seçkin konaklama yerlerinden biri olan Princess Otel’deydi. Külüstür arabamızla 5 yıldızlı otel kapısından giriş yaparken güvenlik görevlisinin yüzündeki hayret ifadesi görülmeye değerdi doğrusu. Otopark görevlisinin, biz arabamızı park alanındaki birbirinden pahalı arabaların arasına park ederken ki yüz ifadesi ise takdire şayandı. Bir insanın aynı anda hem şaşkınlık hem de tiksinme ifadesini yüzünde sergileyebildiğine hiç tanık olmamıştım çünkü… Külüstür Uno’muzu siyah bir Mercedes ile markasını tam olarak çıkartamadığım ama her haliyle “Ben pahalıyımmm!” diye bağıran kırmızı bir spor arabanın arasına park ettik ve otele doğru ilerlemeye başladık. Yürürken 17-18 yaşlarında bir grup genç takıldı gözüme. “Allah Allah… ne işi var bunların burada acaba?” diye sordum merakla. “Bırak şimdi onları, nerede şu seminer?” dedi asabiliğinden asla ödün vermeyen pek muhterem çalışma arkadaşım ve adımlarını hızlandırdı. Biraz daha ileride yine aynı yaşlarda, oldukça şık giyimli bir grup genç kızla karşılaştık bu sefer. “Bu işte bir yanlışlık var galiba. Bu bir şirket yemeğinden çok mezuniyet gecesine benziyor, baksana.” dedim iş arkadaşıma. Sen ne anlarsın dercesine tepeden bir bakış attı bana ve hızla yürümeye devam etti. Az ileride bir bayan karşıladı bizi. İkimizle de el sıkıştıktan sonra “Siz hangi öğrencinin velisiydiniz acaba?” diye sordu merakla. İşte o an kendimi tutamayıp kahkahayı patlattığım andı. İş arkadaşımın yüzündeki bozguna uğramış ifade, otoparktaki görevlinin yüzünde gördüğüm ifadeden çok daha keyif vermişti doğrusu.

Hızla oradan ayrıldık. Ben hala kahkaha krizleriyle sarsılırken iş arkadaşım sinirle telefonunu karıştırmaktaydı. “Gülme, çok sinirliyim” falan diyordu bir tarafta da bana ama elimde değildi. Birkaç kısa telefon görüşmesinin ardından seminerin Termal Otel’de olduğunu öğrendik. Yani bulunduğumuz yerin bir yan tarafındaydı. Aceleyle arabaya bindik ve otelden ayrıldık. Termal Park levhasını gördüğümüz yerden içeri saptık. Orada bizimle aynı sektörde çalıştığı üzerindeki ilandan belli olan bir araç ile karşılaştık. “Bu kez kesinlikle doğru yerdeyiz” diyerek araçtan indi bizimkisi. Benim gözlerim ise etraftaki mayolulara takılmıştı bu kez. “Yine yanlış yerdeyiz galiba ama hadi hayırlısı” dedim içimden. Bizimkisi hızla resepsiyona yönelip toplantının yerini sordu. Görevlinin boş bakışlar eşliğinde verdiği “Ne toplantısı?” cevabıyla birlikte beni yine bir gülme tuttu. Neyse ki bu kez kendimi tutmayı becermiştim. İyice sinirlenen çok sevgili çalışma arkadaşım “Şirketler arası bir seminer düzenlenecekti. Burada olduğunu söylediler bana.” diye sertçe çıkıştı. Resepsiyondaki görevli gayet sakin bir tavırla “Beyefendi, burası havuz. Burada ne tür bir toplantı düzenlenebilir ki?” diyerek cevapladı. Ardından da “Siz muhtemelen Termal Otel’e gidecektiniz” diye ekledi ve bize otelin yerini tarif etti. Bir kere daha hızla ortamı terk ettik ve otelin yolunu tuttuk.

Otele vardığımızda “Bu kez doğru yerdeyiz.” dedi zafer kazanmış birinin edasıyla. Bunu söylemesine gerek yoktu, etraftaki onlarca armalı şirket aracından bu zaten hemen anlaşılıyordu. Çok geç kalmış olmadığımızı umarak hızlı adımlarla Seminer Odası yazan tabelayı takip ettik. Hatırı sayılır sayıda basamağı soluk soluğa tırmandıktan sonra toplantı odasına doğru yürümeye başladık. Tam kapıdan geçecektik ki şık giyimli bir bey kapıdan dışarı çıktı ve ellerini omuz hizasına kaldırarak “Geç kaldınız. Seminer az önce bitti arkadaşlar, girmenize gerek yok.” diyerek bizi geri çevirdi.

Yavaşça geldiğimiz yerden geri döndük. Güneş üzerimizde alçalıyordu. Tam karşımızda durgun bir deniz manzarası görünüyordu. Ağır adımlarla merdivenlerden inerken manzaraya şöyle bir baktım ve dedim ki: “Vay be! Bu hayatımda katıldığım en bilgilendirici seminerdi…”

İzmir'de Günbatımı / Sunset in Izmir photo by e-mithril

Pazarolla Sayı 92'de yayınlanmıştır.

8 Haziran 2009 Pazartesi

Sadece basit bir vapur yolculuğu

Konak vapur iskelesine doğru hızlı adımlarla yaklaşıyordum. Telaşla saatime bir göz attım. Hiç utanmadan 18:00’i gösteriyordu. “Harika, yine geç kaldım.” diye mırıldandım kendi kendime.
“Her zamanki gibi evden buluşma saatinde çıktığın için olmasın?” dedi Yorgun Savaşçı’nın sesi kulaklarıma. “Hayır, olamaz” diyerek olduğum yerde kalakaldım ve sesin sahibini görmek için etrafıma bakındım. İşte oradaydı. Sağ taraftaki direklerden birine kayıtsızca yaslanmış, başındaki geniş siperlikli şapkasını düzeltiyordu.
“Gerçek bir şövalye verdiği sözü daima tutar. Buna buluşma saatinde doğru yerde olmak da dâhil” dedi Cesur Şövalye birdenbire solumda belirerek.
“Yine mi siz?” diye inledim onları gördüğümde. “Şimdi sırası değil, yetişmem gereken bir randevum var.” dedim ardından da.
“Şatondan zamanında çıkmış olsaydın şimdi bir küheylan gibi dörtnala koşturmak zorunda kalmazdın, biliyorsun değil mi?” dedi şövalye tangırdayan zırhının içinde.
“Karargâhından demek istiyor. Yani evinden…” diye düzeltti onu Yorgun Savaşçı, anlamadığımı görünce.
“Tamam, tamam. Biliyorum hatalıyım. Bu, vazgeçmek için her seferinde kendinize söz verdiğiniz ama bir türlü bırakamadığınız türden bir alışkanlık işte.” dedim sinirle.
“Elbiselerini çıkarmadan uyuman gibi” dedi Savaşçı.
“Evet, aynen öyle” dedim hevesle. Sonra da “Şey, yani… Hayır!” diye bağırdım telaşla, yaptığım hatanın farkına vararak. Etrafımızdan geçen insanlar bana garip garip bakmaya başlamışlardı. Ne de olsa onların gözüne kendi kendine konuşan bir tip olarak görünüyordum. Utançtan yanaklarımın kıpkırmızı kesildiğini fark ettim. Yorgun Savaşçı’nın pis pis gülüşünü görmezden gelmeye çalışırken uzaktan gelen vapur sesiyle irkildim. Vapur hareket etmek üzereydi ve ben burada durmuş kendi kendimle kavga ediyordum resmen. En kısa zamanda bir psikoloğa görünmem gerektiğini bir kenara not edip koşmaya başladım. İskeleye yaklaştığımda hareket etmeye hazırlanan vapurun İhsan Alyanak olduğunu gördüğümde ise kendi kendime gülmeden edemedim.

Tam iskeleye varmıştım ki ayakkabı boyacısı olan bir çocuk önümü kesti ve “Boyayayım mı abi?” diye sordu şevkle. “Sağol kardeşim, istemiyorum” diyerek yanından seğirtmeye yeltendim. Hızlı bir hamleyle tekrar önümü kesti ve elindeki siyaha bulanmış süngeri gözümün önünde sallayarak “Boyayayım mı abi?” diye sordu tekrardan. “Hayır, istemiyorum dedim ya” diye çıkıştım bu kez sinirle. Boyacı çocuk elindeki süngere sanki sünger beni hipnotize etmeliymiş ama bunu becerememiş gibi hayal kırıklığına uğramış bir şekilde baktı. Sonra boş vermiş bir şekilde omuzlarını silkti ve tekrar süngerini burnumun dibine sokarak “Boyayayım mı abi?” diye sordu. “İstemiyorum yahu! Hem ben spor ayakkabı giyiyorum baksana. Neyini boyayacaksın?” dedim iyice sinirlenmiş bir biçimde. Tam o esnada kağıt mendil satan başka bir çocuk geldi ve o da mendil paketlerini gözümün önünde sallayarak “Alır mısın abi?” diye sordu. Ardından da sakız satan bir diğeri… Vapur ikinci ve son kez düdüğünü çaldı. Hareket etmek üzereydi. “Bakın, biri cüzdanını düşürmüş! Hem de içi para dolu!” diyerek uzakta bir yeri işaret ettim. Paraya odaklı zihinler güruhu olarak hepsi aynı anda o tarafa döndü. Elimdeki fırsatı geri tepmedim ve gişelere doğru son sürat bir koşu koparttım.

Soluk soluğa da olsa vapura binmiştim sonunda. Üstelik o delileri de arkamda bırakmıştım. İçeriye geçtim ve kendime oturacak rahat bir yer aramaya başladım. Cam kenarında bir yer bulup rahatça kuruldum ve arkama yaslandım. Evet biraz geç kalmış olabilirdim ama en nihayetinde yoldaydım. Herhangi bir terslik olmazsa birkaç dakika sonra orada olacaktım. Huzurla iç geçirdim. Ne tür bir terslik olabilirdi ki? Tam o esnada düşen bir tepsi ve kırılan bardakların sesi duyuldu. Ardından da çığlıklar, küfürler ve yumruklaşmalar gelmeye başladı tam arkamdan. Hızla arkama baktığımda biri bayan olan dört yolcunun saç saça baş başa kavga ettiklerini gördüm hayretle. Tam onların yanında ise büyük ihtimalle kavga edenlerin çarpması ile tepsisi düşmüş ve tüm bardakları kırılmış bir gemi garsonu inanamayan bakışlarla bir boş eline bir de yerdeki kırıklara bakıyordu. Birden bire ortalık karışmıştı. Kadınlar ve çocuklar sağa sola kaçışıyor, erkekler kavgayı ayırmak için dörtlünün üstüne koşuyordu. Az sonra kamarotların ve kaptanların da olaya karışmasıyla kavga iyice büyümüştü. Bense koltuğumun arkasına büzüşmüş olanları hayretle izliyordum. “Gene ortalığı karıştırdın değil mi? Ne tür bir terslik olabilir kiymiş” dedi aniden yanımda beliren Yorgun Savaşçı. Onu duymazdan gelmeye çalıştım. “Aslında buna pek şaşırmamak lazım. Söz konusu sen olunca…” diye ekledi konuşmayacağımı anladığında. “Haydi gidip şu kavgayı ayıralım, tıpkı gerçek bir şövalye gibi görünürsün” dedi Cesur Şövalye, büyük bir şevkle. “Bence biz de kavgaya katılıp dövüşün tadını çıkaralım” dedi yumruklarını sıkan Savaşçı. Dövüş fikri onu cezbetmiş gibi görünüyordu. Bize doğru yaklaşan kavgaya doğru baktım ve “Benim daha iyi bir fikrim var.” dedim usulca, “Haydi güverteye çıkalım.” Ve arkama bile bakmadan hızla oradan uzaklaştım.

Kavga sebebiyle vapur planlandığından daha geç kalkmak zorunda kalmıştı elbette. Bu da zaten geç kalmış olan benim daha da geç kalmama neden olmuştu maalesef. En nihayetinde kavga yatıştırıldı, yolcular ve görevliler tekrar yerlerini aldı ve gemi rotasına doğru hareket etmeye başladı. Tekrar içeri girmeye cesaret edemeyen birçok yolcu ile birlikte dışarıda oturmayı seçtim bende. Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi, denizin her zaman sakinleştirici bir etkisi olmuştur bende. Yüzüme çarpan hafif meltemin eşliğinde geçen birkaç huzurlu dakika sonunda iyice rahatlamış ve az önceki istenmeyen olayların gerginliğinden tamamen kurtulmuştum. Denizin o eşsiz kokusunu içime çekmek için gözlerimi kapattım ve ileri doğru eğilerek derin bir nefes aldım. Tam o esnada bir dalga geminin güvertesine çarpmış olacak ki birdenbire üstüm başım sırılsıklam oldu ve gözlerimi kırpmadan ifadesiz bir şekilde kalakaldım. Yanımdaki adamın sessiz kıkırdamalarını duymazdan gelmeye çalışarak bir mendille yüzümü kuruladım ve kaşlarımı çatarak yolculuğun bitmesini bekledim. Deniz manzarası artık umurumda bile değildi.

Az sonra vapur yavaşça iskeleye yanaşmaya başlamıştı. “Nihayet” diyerek yerimden kalktım ve inmek için bekleyen yolcular arasında yerimi aldım. Hava iyice kararmıştı, o yüzden iskeleyi pek net seçemiyordum. Yolcuların hepsinin inmediğini fark ettim, etrafta çok az yolcu vardı çünkü. “Herhalde büyük bir çoğunluğu Bostanlı’ya gidiyor” diyerek bu konu üzerinde fazla düşünmedim. Kısa süre içinde vapur yanaştı ve hep birlikte indik. Eee? Herkes neden sol tarafa gidiyordu ki? Çıkış sağ tarafta değil miydi? “Herhalde ben yanlış hatırlıyorum” diyerek kalabalığı takip ettim. Çıkış gerçekten de hatırladığımın aksine soldandı. İskele de pek hatırladığım gibi değildi sanki. Hem bu sağ tarafta sıralanan tekneler de neyin nesiydi? Daha önce burada böyle bir şey gördüğümü hiç hatırlamıyordum. Sonra birden durdum. “Hayır. Sakın düşündüğüm şey olmuş olmasın” diye inleyerek başımı yavaş yavaş arkaya çevirdim ve iskelenin adının yazılı olduğu tabelaya baktım. Bostanlı İskelesi tabelası arsız bir şekilde sırıtarak bana bakıyordu. Yanlış iskelede inmiştim! Hemen koşarak tekrar girişe yöneldim, kapılar kapanmadan önceki son saniyede kayarak kapıların arasından geçtim ve aynı gün ikinci kez kıpkırmızı bir suratla İhsan Alyanak isimli vapura koşarak bindim.

Yarım saat sonra Karşıyaka’daydım. Vapur bana inat mıdır nedir bilemeyeceğim iskeleye tam 5 denemenin ardından zar zor yanaşabildi. Artık şaşıramayacak veya kızamayacak kadar yorgun ve bıkkın olduğumdan tepkisiz bir şekilde, boynum bükük omuzlarım çökük vapurun yanaşmasını bekledim sessizce güvertede. Nihayet karaya ayak basmıştım. Arkadaşım kızgın bir ses tonuyla “Neredesin oğlum? Kaç saattir seni bekliyorum. Altı üstü bir vapura binip geleceksin. Ne kadar zor olabilir ki?” diye sordu haklı olarak. “Hiç sorma kanka” dedim bezginlikle. “Hiç sorma…”

İhsan Alyanak Vapuru fotoğrafı / Ferry photo by Gokhan Asgül @ WowTürkiye
Konak iskele fotoğrafı / Konak Pier photo by Kardelen
Diğer fotoğraflar / Other photos by M.İhsan Tatari

7 Haziran 2009 Pazar

söylediklerine dikkat @ !!!

Konuk Yazar : Uçan Penguen

slm arkadaşlar, bu yazıyı ikinci dilimizle yazmış olsam yabancı değiliz herhalde. sanal alemde yeni kazandığımız, görünüşte bir anlamı olmayan yeni dilimiz. slm, nbr, kib, kid, aeo, oss. ne günlere kaldık… anlamayan birine sokakta söylesek oss diye
‘len sen bana küfür mü ettin’ diyerek dayak yeriz. oss (o senin sorunun) anında obs (o benim sorunum) olur.

artık öyle oldu ki, bu yazıya başlarken arkadaşıma ‘az işim var’ yazdım ö.d.gil yazdı. (anında görüntü buna denir) yeni bir kelime daha kattım bozulan dilime. bu işin sonu nereye varır bilinmez ama bir tek yazı yazarken burada dikkat ediyorum kelimelere. en basitinden her hangi sohbet penceresinde yazdığım bir sürü cümleden sağlam
hatasız cümle sayım yok denecek kadar az.

bu işin kıssadan hissesi; sanal alem ve günlük sohbetlerimizde gelişi güzel yazarken canııımm türkçem can çekişiyor.aslında kolay ve güzel bir dilimiz varken dilimize yaptığımız bu işkencenin hiç bir anlamı da yok tabi. bu aşırı bozulma nereye varır bilinmez ama her geçen gün yeni ve saçma bir kısaltmayı da ekliyoruz hafızamıza.

bakıldığında türkçe ve ingilizce karışımı ilginç bir dil haline gelmiştir yazılı sohbetlerimiz. yetişen geleceğimize dilimizi en iyi şekilde öğretememek öz türkçe’nin kaybolmasına, bu olayında kültürümüzün etkilenmesine sebebiyet vereceğini bilmek gerekir.

kişilik arayışında olduğu dönemde insanların gereksiz geçici heveslerle kendine tarz araması da günümüzde konuşma dilinin bozulmasına neden olmaktadır. örneğin; rap müzik dinleyerek etkisi
altında kalan gençler biraz daha asi ve hür konuşma tarzını benimseyerek argo kelimelerle desteklenen sert bir türkçe kullanmaktadır. bunun dışında anlam veremediğim emo tarzına ayak uyduran gençlerin konuşmaları türkçe’mizle bağdaşmamaktadır. ilk duyduğumda şaşırdığım bu tarzın kalıplaşmış konuşma şekli ‘aşkiiimmm şeni şefiommm’ gibi türkçe ile alakası olmayan bir tarzdır.

öyle bir duruma sürükleniyoruz ki, ilerde doğrusu hangisi ? yanlışı hangisi? ayırt etmekte güçlük çekeceğiz. bu tür örnekler aramayla değil arabayla tabi. arkası gelmeyecek kadar da fazla. önemsemeyerek dilimizi katlediyoruz.


Orjinal metine ve Bitlilerin diğer güzel yazılarına Bitli Limon sitesinden ulaşabilirsiniz.

Karikatür by Erdil Yaşaroğlu @ Penguen