2 Ocak 2017 Pazartesi

Pusova | Kitap İnceleme

İthaki Yayınları, 2015, 168 Sf.
Editör: Yankı Enki
Yerli yazarların eserlerini okumak ülkemizde riskli bir iştir. Hele ki fantastik ve bilimkurgu alanında… Zaten son dönemlerde de Wattpad gibi platformlar sayesinde yazar ve kitap sayısında büyük bir artış gözlenirken kalite anlamındaysa ters oranda, ciddi bir düşüş yaşanıyor. Dolayısıyla Türk okurlara her zamankinden daha temkinli yaklaşmak zorunda bırakılıyoruz. Neyse ki Galip Dursun’un ilk öykü derlemesi olan Pusova’da bunun tam tersi bir durum söz konusu.

Pusova’nın sayfalarını çevirmeye başladığınızda fark edeceğiniz ilk şey yazarın kaleminin gücü ve kelimeleri kullanmaktaki ustalığı olacak. Galip Dursun etkileyici betimlemeler konusunda gerçekten de maharetli. Ek olarak belki de çoktan unuttuğunuz ama bir zamanlar günlük hayatımızın bir parçası olan eski kelimeleri, deyimleri ve söyleyişleri de aralarda kullanarak yüzünüze nostaljik bir tebessüm yerleştirmeyi başarıyor.

Sadece üslup olarak değil, kurgulama anlamında da yetenekli bir yazar Galip Dursun. Hikâyelerinin çoğunda kâh fantastik kâh bilimkurgu etmenlerini baz alarak oluşturduğu dünyaları çok sevdim. Bilhassa da distopik bir İstanbul’la ilgili olanları… “Sıfır Numara Film” ve “Gezinti” adlı öykülerinde bu tanıdık kentin iki farklı kıyamet sonrası yüzüyle tanıştırıyor bizleri yazarımız. Ve ikisi de dünya yaratma anlamında cidden çok başarılı.

Bununla birlikte karakterleri yeterince inandırıcı bulmadım ne yazık ki. Keza bazı öykülerde anlatılan konuların da yaratılan dünyaya göre sönük kaldığını düşünüyorum. Örneğin sigara yakan bir karakter sadece birkaç satır sonra tekrar sigara yakabiliyor. Ya da daha yeni yakmasına rağmen “bitirmiş” olarak camdan atabiliyor. “Gizli kapaklı” işleri sevmediğini söyleyen bir “kaçakçıyla” tanışıyoruz. Birkaç sayfa evvel soğuktan donan bir adam, bir sayfa sonra ne kadar terlediğinden bahsedebiliyor. “Sıfır Numara Film” adlı öyküde duygularla ilgili anlatılan ve dikkatli olunması gerektiğine dair yapılan tüm o ikazlara rağmen karakterin son eyleminin hiçbir şeye neden olmamasını da inandırıcı bulmadığımı üzülerek belirtmek istiyorum. Oysa yaratılan dünya, o distopik İstanbul cidden muazzamdı.

Aynı şekilde etkileyici betimlemeler yaparken kendisine ters düştüğü ve zıtlık yarattığı kısımlar da olmuş yazarın. Mesela “dikkatli” bir şekilde hareket eden bir karakter bir an sonra “dalgınlığından” sıyrılabiliyor. “Huzurlu” bir rüyadan bir satır sonra “kâbus” olarak söz edilebiliyor… gibi gibi. Yine de tüm bunlar bir “ilk kitap” için oldukça doğal şeyler. Zamanında benim de benzer hatalara imza atmışlığım vardır mutlaka.

Kitaptaki favori öyküm “Gâvur ve Piç” oldu. Yine distopik bir ortamda geçen hikâye klişelerden sıyrılması ve sürpriz sonuyla gerçekten de keyif verici bir okuma deneyimi sunuyor okura. Onun ardından “Pusova” geliyor elbette. Yazarın kendisine gönderme yaptığı kısımları da ayrıca keyifli buldum. En az sevdiğim öyküyse yabancı ve çok bilindik bir mitolojiden bir varlığı karşımıza çıkaran Ağıt oldu. Türk kökenli öykülerden oluşan bir derlemede orijinal ya da bizden bir varlık beklerken o çok bilindik mitolojik yaratığı görmek biraz hayal kırıklığı yarattı bende.

Kitabın editörlüğünü de genel olarak başarılı bulsam da arada yanlış virgül kullanımları ve çok sık kelime/isim tekrarı görmek üzdü. Özellikle son 3 öykü hak ettiği kadar ilgi görememiş sanki.

Yine de Pusova kesinlikle kötü bir kitap değil. Bakmayın siz bu kadar yermeme; gayet sağlam bir potansiyeli var ve genel olarak sevdim. Eleştirilerimin sebebi daha iyi olabileceğini bilmem ve yazarın bunu yapabileceğine inanmam. Sonuç olarak Pusova oldukça başarılı, hatta her yeni yazarın gıptayla bakacağı türden bir ilk kitap. İleride çok daha iyilerinin geleceğine de eminim. Eline sağlık Galip…

15 Aralık 2016 Perşembe

Çevirmenin Çemberi: 2312

Bir romanın çevirisi sekiz ay sürer mi? Eğer söz konusu kitap son yılların en önemli bilimkurgu ustalarından biri olarak addedilen Kim Stanley Robinson’a aitse sürer… miş. Benim de 2312’yi çevirirken acı yoldan öğrendiğim gibi.

2312, Robinson’ın Mars Üçlemesi’yle aynı evrende geçen ama onlardan bağımsız bir şekilde okunabilen bir “gelecek öngörüsü.” Öngörü kelimesine özellikle dikkatinizi çekmek istiyorum, zira kitabın çevirisini normalden daha zor kılan şey tam olarak bu. Yazarın 2012 yılında kaleme aldığı eser, o günün bilimsel verilerine dayanarak, yazıldığı tarihten 300 yıl sonra yaşanabilecek olayları öngörüyor. Ve bunu yaparken sadece uzaydan, gezegenlerden ve astrolojiden söz etmiyor. Ekonomi, sanat, matematik, biyoloji, klasik müzik, uzay mühendisliği, kuantum bilgisayarlar, felsefe, retorik… Saymakla bitmez.

KSR kendisine uygun görülen sıfatları sonuna kadar hak eden, inanılmaz bilgili biri. Aklınıza gelebilecek her alanda müthiş bir bilgi birikimine sahip ve romanında hepsini kullanmaktan, bir güzel harmanlamaktan, hatta 300 yıl içerisinde geçirebilecekleri evrimleri inandırıcı bir şekilde kaleme almaktan hiç çekinmiyor. Sorun şu ki okurlarının da kendisiyle aynı seviyede olmasını bekliyor. Bahsettiği şeyleri neredeyse hiçbir zaman açıklamıyor, akademik terim kullanmaktan hiç kaçınmıyor ve bunları herkesin bilmesini bekliyor. Bilim tutkunları için bir bilim tutkunu tarafından yazılmış bir kitap bu.

Hâl böyle olunca ben de çeviri boyunca konuları elimden geldiğince daha anlaşılır kılmaya çalıştım. Bunun için en basit yol dipnotlar elbette. Gelin görün ki kitabın ortalarına geldiğimde neredeyse her sayfada 3-4 dipnot atmaya başladığımı, dolayısıyla da sayfaların yarısının ekstra bilgilerle dolup taştığını gördüm. Çok çirkin bir görüntüydü, ayrıca okuma hızını da inanılmaz ölçüde baltalıyordu. Kim her satırda sayfanın sonuna bakıp sonra nerede kaldığını aramak ister ki?

O nedenle ben de farklı bir yol izledim. Örneğin, İapetus’tan bahsedilen bir kısımda— İapetus ne biliyor musunuz? Google’da aramadan cevap verebilir misiniz bu soruma? Ben bilmiyordum mesela. Kendisi Satürn’ün en büyük üçüncü uydusuymuş. Her neyse, ne diyorduk? İapetus’tan bahsedilen bir kısımda, “İapetus bir ceviz gibi görünür,” ile başlayan bir cümleyle karşılaştığımda o noktaya dipnot koymaktansa vermek istediğim ekstra bilgiyi direkt olarak cümlenin içine kattım. Yani “İapetus bir ceviz gibi görünür,” cümlesi “Satürn gezegeninin en büyük üçüncü uydusu olan İapetus bir ceviz gibi görünür,” şeklinde yer aldı çeviride. Tabii bunu işin suyunu kaçırmadan, sadece gerekli yerlerde yapmaya ve metnin aslını çok fazla değiştirmemeye de azami derecede önem gösterdim.

Ek olarak, yazarın kitabın ilerleyen bölümlerinde açıklık getirdiği bazı kavramları da bilerek dipnotsuz geçtim. Böylece hem yazarın vermek istediği etkiyi bozmamış oldum hem de okura aynı şeyi iki kere okutmaktan kaçınmaya çalıştım. Yine de tüm bu çabalarıma rağmen kitapta tam 118 tane dipnot bulunuyor. Gerçi kitapla okuduğum bazı incelemelerde bu sayıyı yetersiz bulduğunu söyleyenler de olmuş. Ne diyeyim, canları sağ olsun!

5 Kasım 2016 Cumartesi

Yarınya




* Taaa 2 sene önce bir yarışma için yazdığım (dereceye giremedi) ama sonrasında nedense blog sayfama eklemeyi unuttuğum muzip bir hikâye. Kurgu gereği birazcık argo ve muzırlık içerir, ona göre :)

Eğer olur da biri size Dünya’nın berbat bir yer olduğunu söylemeye kalkarsa sakın ona inanmayın; çünkü öyle değil. Şey… ya da en azından değildi. Bu, büyük ihtimalle onun akıbeti hakkındaki son kayıt olacak. Ve de insanlığın…

Teknolojimiz son bin yılda çok gelişmişti. Hatta o kadar çok gelişmişti ki biz bile onu takip edemez olmuştuk. Dün icat edilen ekstra nano-işlemcili bir zamazingoyu yarın ekstra koca göbekli bir eskicinin dükkânında bulmanız işten bile değildi. Uçan araba ve kaykaylar çoktan müzelerdeki yerlerini almıştı; doğum ve nüfus kontrollerinde mutlak söz sahibiydik; yaşlanmayı nispeten durdurmuş, yüzyıllar boyunca yaşar olmuştuk. Açlık, fakirlik ve ırkçılık gibi kavramlar sadece sözlüklerde bulabileceğiniz kelimelere dönüşmüştü. Havayı dilediğimiz gibi kontrol edebiliyorduk; canımız istediğinde yağmur yağdırabiliyor, istediğinde de gökyüzünü günlük güneşlik yapabiliyorduk. Artık uzaya gidip yeni yerler keşfetmek bizi cezp etmiyordu, çok istiyorlarsa onlar gelip bizi bulabilirlerdi pekâlâ. Gelirken yanlarında biraz döviz getirmelerine de itirazımız yoktu hani. Kısacası istediğimiz her şeye sahiptik, tanrılar gibi yaşıyorduk.

Buna rağmen mutlu olduğumuz söylenemezdi; çünkü tüm bu çağ atlatan gelişmelere rağmen hareketlerimiz Dünya’nın kanunlarıyla sınırlıydı. Fizik, kimya ve biyoloji kurallarına sadece bir dereceye kadar karşı gelebiliyorduk. Evlerimiz, araçlarımız, köpeklerimiz, hatta köpeklerimizin üstündeki pireler bile uçabiliyordu ama hepsini teknolojiye borçluyduk. Oysa daha iyisini yapabileceğimizi… hayır, hayır… daha iyisine layık olduğumuzu biliyorduk.

30 Ekim 2016 Pazar

Sandman 1: Prelüdler ve Noktürnler | Kitap İnceleme


Fantastik edebiyatla içli dışlı olup da Neil Gaiman’ın, çizgi roman okuyup da Sandman’in adını duymayan yoktur herhâlde. Gaiman bugüne dek pek çok önemli eser vermesine, birçok ödüle layık görülmesine rağmen adı hep bu çizgi romanla anılmış, “başyapıtı” olduğu söylenmiştir. Ki çıktığı ilk yıldan, yani 1988’den beri hem yurtdışında hem de yurtiçinde kendine geniş bir okuyucu kitlesi bulmuş, pek çok hayran kazanmıştır.

Türk okurlar olarak Sandman’le ilk tanışmamız 2000’lerin başında Arkabahçe Yayıncılık aracılığıyla olmuş, seriyi tamamlamaksa Laika’ya kısmet olmuştu. Ancak o zamanlar üniversiteyi daha yeni bitirmiş, hayata yeni yeni atılan bir genç olduğumdan (evet, ben, genç… insan hayret ediyor) alıp da okumak kısmet olmamıştı. Meteliksizdim çünkü; bırakın pahalı ve ciltli çizgi romanları, kitap bile alamıyordum. İşte bu yüzden hep içimde bir ukde olarak kalmıştı Sandman.

O nedenle İthaki tüm seriyi yeni baştan çevireceğini duyurduğunda ne kadar sevindiğimi tahmin edebilirsiniz. Sonunda ben de tüm dünyayı etkisi altına alan bu grafik romanı kendi dilinde okuyanlar kervanına katılabilecektim. Yine de şüphelerim yok değildi. Ya beğenmezsem? Ya aradan geçen bunca yıl sonra etkileyiciliğini ve orijinalliğini yitirmişse? Ya… Derken ilk sayfayı açtım ve Bay Kumadam beni siyah pardösüsünün kanatlarının altına aldı.

23 Ekim 2016 Pazar

Tam umutsuzluğa kapılmışken...

Tam da çevirinin en zor yerinde, iyice umutsuzluğa ve bir parça da hüsrana kapıldığım, “Ben bu işte o kadar da iyi değilim galiba yaa…” demeye başladığım anda Bing!... Facebook’tan yeni mesaj iletisi geldi. Bir baktım Erbuğ Kaya. “Giddar”ın yazarı. Hayırdır inşallah… derken yazdıklarını okuyunca hem çok şaşırdım (zamanlamasından ötürü) hem de acayip moral buldum:

"Merhaba İhsan, şu sıralar Ötekiler Arasında’yı okuyorum. (Hala devam ediyor) Çok keyif alıyorum. Uzun zamandır bu kadar severek okuduğum bir kitapla karşılaşmamıştım. Güzel ve özenli çevirin için çok teşekkürler. Bayıldım, bayıldım, nefis akıyor. Ellerine, aklına sağlık. Diyebilirim ki çocukluğumdaki kitap okuma keyiflerinden birini yakaladım okurken. Kadının anlattığını benim dilimde layıkıyla alıyorum. Süper keyifli roman. Diyorum ki dursam da kar yağdığında pencere kenarına filan mı ayırsam bunu ama bırakamıyorum :) Teşekkürler abi, sana da iyi çalışmalar, bu dakikadan sonra seni takipteyim."

Ben bu gazla bu kitabı bitiririm! O değil de… gerçekten çok büyük moral oldu şu karamsar, içine kapanık günlerimde. Zamanlaması da çok manidar gerçekten. Allah'ın işi işte...

Çok teşekkürler Erbuğ! Sana da laflar hazırladım O.S. Card…

10 Ekim 2016 Pazartesi

Yeni Yazar Adaylarının Yapmaması Gereken 8 Şey


Çoğu okurun en büyük hayallerinden biridir kendi adını taşıyan bir kitap bastırmak. Kalemine güvenen, hayal gücü zengin olan, kafasındaki hikâyeleri başkalarıyla paylaşmak isteyen herkes er ya da geç bu yola girer. Kimi çok orijinal fikirlere sahiptir, kimiyse sadece hayran olduğu yazara ve türe yakın eserler vermek ister. Ama hepsi de yazma tutkusuyla dolup taşar.

Son yıllarda internetin iyice yaygınlaşması blogları, online dergileri, aylık öykü seçkilerini ve Wattpad gibi hikâyelerinizi paylaşıp yüzlerce kişiye anında ulaşabileceğiniz platformları da beraberinde getirdi. Bunun yanı sıra kitabınızı kendi kendinize yayınlayabileceğiniz mecralar ya da basım masraflarını ödeyip bastırabileceğiniz yayınevleri de hatırı sayılır ölçüde kendini gösterir oldu. Hâl böyle olunca da kitap bastırma hayali o kadar da “hayal” olmamaya başladı.

Bununla birlikte yazarlık konusunda yeni yazarlara yol gösteren, onlara tavsiyeler verebilecek veya rehberlik edecek kimselerin yokluğu da iyice baş göstermekte. Bu tür kişi ve kurumların eksikliği yeni yazarların çeşitli hatalar yapmasına, kitaplarını hiçbir zaman bastıramamalarına, bastırabilseler bile kendilerini gösterememelerine, birbirinin aynısı ve genellikle de kötü eserler vermelerine neden oluyor maalesef. Ek olarak eserleri ve fikirleri gerçekten iyi olmasına rağmen bunca kalabalık arasında kendisini gösteremeyen, nasıl bir yol izlemesi gerektiğini bilmeyen ve en nihayetinde de kaybolup gidenler de var elbette.

O yüzden yaklaşık altı yıldır gerek yazarlık gerek çevirmenlik gerekse de editörlük alanlarında bu meslekte çalışan biri olarak naçizane bilgilerimi sizlerle paylaşmak istedim. Zira uzun yıllardır hem Kayıp Rıhtım hem de Oyungezer aracılığıyla bana ulaşan insanlar kitaplarını bana bir şekilde okutmayı, benden yorum almayı, eserlerini nasıl bastırabilecekleriyle ilgili kendilerine yol göstermemi istiyorlar. Aradan geçen bu zaman zarfında fark ettim ki hep aynı şeyleri söylüyor, aynı yanlışlara parmak basıyor ve insanlara aynı tavsiyeleri sunuyorum; kısacası herkes aynı hataları yapıyor. Peki nedir onlar? Gelin, hep birlikte bakalım.

1- Kitap okumadan yazar olmaya kalkışmayın

İşte size ilginç bir gerçek: Yazarlığa heves edenlerin neredeyse yarısı hayatında eline kitap almamış kimselerden oluşuyor. Abartılı mı geldi? İnanın hiç de öyle değil. Yayınevlerinde çalışan ya da editörlük yapan tanıdıklarınız varsa kendilerine de sorabilirsiniz. Ama dikkat, işin ucunda bin ah işitme tehlikesi var.

Bu gruba giren kişiler daha çok Rowling, Martin ve King gibi yazarların elde ettiği başarıları, sinemaya uyarlanan eserlerini, imza günlerini vs görüp bu işe heves edenlerden oluşuyor. Onları suçlamıyorum, sonuçta kim bu saydığım isimlerin yanına kendi adını yazdırmak istemez ki? Ama yanıldıkları asıl nokta bu yazarların işe, “Ben bir kitap yazacağım,” diye başlamadığıdır. Hayır, çok okuyarak başladılar.

Bugün belli bir başarıya ulaşmış yazarlardan bu konuda tavsiye istediğinizde 10 kişiden 9’u, “Çok kitap okuyun,” diyecektir, diyorlar da. Kitap okumak, bazılarının iddia ettiğinin aksine, “dilinizi kirletmez.” Kitap okumak romanınızın basılmasına giden yolu uzatan bir “vakit kaybı” da değildir. Tam aksine üslubunuzu ve kelime dağarcığınızı geliştirir. Hayal gücünüzü zenginleştirir. Size yeni ufukların kapılarını açtığı gibi yapmamanız gereken veya hoşlanmadığınız şeyleri de görmenizi sağlar. Ustaların belli başlı olayları nasıl betimlediğini bilmeden, farklı anlatım tekniklerini deneyimlemeden nasıl bir yazar olunabilir ki?

27 Ağustos 2016 Cumartesi

Pinokyo: Vampir Avcısı | Kitap İnceleme


İster nostalji tutkusu deyin, ister geri kafalılık, isterseniz de yaşlılık, siyah-beyaz çizgi romanları şimdilerin renkli ve dijital baskılarına nazaran daha çok seviyorum ben. O nedenledir ki Pinokyo: Vampir Avcısı’nın tanıtımlarını Çizgi Düşler’in sayfasında ilk kez gördüğümde “İşte bu tam benim kalemim!” dedim kendi kendime. Ne mutlu ki haksız da çıkmadım.

Pinokyo: Vampir Avcısı, Flix’in Don Kişot’undan (Marmara Çizgi) beri okuduğum en “farklı” şeydi. Ki o kitabı ya da hakkında yazdığım naçizane incelememi okuduysanız bunun kendi adıma hatırı sayılır bir övgü olduğunu da bilirsiniz. Gerçi iki eserin arasındaki benzerlikler ikisinin de siyah-beyaz olması ve bir roman kahramanını konu almasıyla sınırlı. Zira Pinokyo da hiç beklenmedik anlarda bizleri güldürse de bunu çok nadiren yapıyor. Ellerimizde tuttuğumuz bu hikâye daha karamsar ve daha bir karanlık masalsı.

Disney’i unutun

Ünlü Pinokyo masalın nasıl sona erdiğini, tahtadan yapılma kahramanımızın iyiliklerinin mükafatı olarak Mavi Peri tarafından gerçek bir çocuğa dönüştürüldüğünü ve babası Geppetto’yla sonsuza dek mutlu mesut yaşadığını hepimiz biliriz. Ancak bilmediğimiz şey Disney’in meşhur çizgi filmiyle akıllarımıza kazınan bu hikâyenin aslında kitaptan çok ama çok farklı olduğu.

Örneğin, animasyon filmi Pinokyo’yu Geppetto tarafından oyulan bir kukla olarak tanıtır bizlere ilk olarak. Evlat özlemiyle dolu ihtiyar kuklacı, uykuya dalmadan önce bir yıldıza bakar ve “Keşke Pinokyo gerçek bir çocuk olsaydı,” diye bir dilekte bulunur. Ve o gece Mavi Peri tarafından dileği kabul edilir, Pinokyo can bulur. Ama hâlen bir kukladır. “Eğer cesur ve iyi bir çocuk olursan bir gün gerçek bir çocuğa dönüşebilirsin,” der Peri ona. Hatırladınız mı? Güzel… şimdi hepsini unutun!

Carlo Collodi’nin 1883’te kaleme aldığı orijinal masal böyle başlamıyormuş çünkü. Aksine, Cherry adından bir marangoz “konuşan bir odun” buluyormuş kitabın hemen başında. Daha sonra odunu ondan alan Geppetto zaten konuşmakta olan bir tahta parçasını bir kuklaya dönüştürüyormuş. Yani ortada ne bir dilek var ne de Mavi Peri…

Peki Pinokyo’ya sürekli akıl verip ona yol gösteren, dans edip şarkı söyleyen smokinli ve bastonlu meşhur cırcırböceğimiz Jiminy’yi hatırlıyor musunuz? Meğer masalın aslında çok farklı bir biçimde çıkıyormuş okurların karşısında o da. Giysisini, şarkılarını ve öğütlerini bir kenara bırakın; daha ilk sayfalarda Pinokyo’ya nasihat veren ve tahta oğlanımız tarafından bizzat “öldürülen” önemsiz bir yan karaktermiş cırcırböceğimiz. Hatta ileriki sayfalarda bir “hayalet” olarak geri dönüyor, ama uyarıları Pinokyo tarafından yine ciddiye alınmıyormuş. Ya Mavi Peri? Ya da masaldaki orijinal adıyla “Turkuvaz Saçlı Peri” mi demeliyim? Evet, kendisi hikâyede yer alıyor almasına fakat sadece ikinci yarısından sonra.

24 Ağustos 2016 Çarşamba

Original Sin | Kitap İnceleme


Marvel Comics evrenini yakından takip ediyorsanız İzleyici Uatu’yu da tanıyorsunuz demektir.Fantastik Dörtlü ve Gümüş Kayakçı başta olmak üzere 90’lı yıllarda ülkemizde yayınlanan bazı çizgi romanlarda sık sık görürdük kendisini. Ay’ın karanlık yüzündeki ıssız üssünde tek başına yaşayan bu kel, koca kafalı ve sessiz kozmik varlık her şeyi izlemeyi ve kaydetmeyi kendine görev edinmiştir. O her şeyi görür. Hatta koşullar farklı geliştiği takdirde paralel evrenlerde yaşanacak olanları bile. Ama ettiği yemin nedeniyle hiçbir şeye karışmaz. Sadece izler ve kaydeder.

Original Sin (İlk Günah) adlı bu cilt de İzleyici Uatu’nun etrafında şekilleniyor. Daha doğrusu kurban gittiği cinayetin etrafında… Çünkü birileri bu çok güçlü ve ketum kozmik varlığı bir şekilde öldürmüş, hatta bununla da kalmayıp “gözlerini” çalmıştır. İyi ama kim? Daha da önemlisi neden? İşte Marvel Comics evrenindeki neredeyse tüm süper karakterlerinin bir cevap bulmaya çalıştığı sorular bunlar…

Süper kahraman alayı

Original Sin toplamda 10 bölümden oluşuyor. Kitabın hemen başlarında Nova Birliği’nin en genç üyelerinden Sam Alexander ile İzleyici arasındaki kısa ama duygusal bir görüşmeye şahit oluyoruz. Aynı zamanda da Uatu’nun kişiliği, geçmişi, görevi ve yemini hakkında da doyurucu bilgiler ediniyoruz. Sonrasında malum son gerçekleşiyor ve İzleyici bilinmeyen biri ya da birileri tarafından katlediliyor.

Soruşturmayı ilk üstlenen her zamanki gibi İntikamcılar oluyor. Hikâyenin Marvel evrenine denk geldiği noktadan ötürü İntikamcılar Birliği Kaptan Amerika’nın önderliğindeki Wolverine, Black Widow, Thor ve Iron Man’dan oluşuyor. S.H.I.E.L.D.’tan emekli olan Nick Fury de istemeye istemeye de olsa onlara katılıyor. (Ultimate ve Sinematik evrenindeki siyahi Nick değil, bizim eski, tanıdık, orijinal Nick Fury var karşımızda, ki bence bu süper bir şey).

Bu esnada gizemli biri Black Panther’den İzleyici’nin cinayetini ayrıca, İntikamcılardan bağımsız bir şekilde araştırmasını istiyor. Böylece Black Panther, Ant-Man ve Emma Frost dünyanın merkezine; Ay Şövalyesi, Winter Soldier ve Gamora uzayın derinliklerine; Punisher ve Doctor Strange ise başka boyutlara giderek ipuçları aramaya başlıyor. Birbirinden alakasız bu kahramanların birlikte çalıştığını ve aralarındaki atışmaları görmek çok keyifli doğrusu.

20 Ağustos 2016 Cumartesi

Deadpool: İntihar Kralları | Kitap İnceleme

Eğri oturup doğru konuşalım. JBC Yayıncılık elini taşın altına koyup Deadpool basmaya başladığından beri geveze paralı askerimizin pek çok macerasını dilimizde okuma şansına kavuştuk. Bunun için kendilerine ne kadar teşekkür etsek az. Öte yandan, Türkçeye çevrilen maceralara genel olarak baktığımızda ben aradığımı bulduğumu tam olarak söyleyemem.

Evet, Deadpool Marvel Evreni’ni Öldürüyor’u “ilk” olmasının da verdiği hazla bağırlarımıza basmıştık. Edebiyat Kahramanlarını Öldürüyor da vadettiği hikâyeyle ümitlerimizi iyice arttırmıştı. Ya sonrası? Sonrası bir parça hüsran, bir parça da hayal kırıklığı…

Evet, Cullen Bunn gerçekten de ilgi çekici fikirlerle çıkıyordu hep karşımıza, ancak o fikri bir Deadpool macerasına çevirme konusunda ciddi sorunları var bana kalırsa. Çünkü… çünkü Deadpool sadece önüne geleni kesip biçen ve rakibiyle alay eden bir karakter demek değil. Nerede dördüncü duvarı yıkışlar? Nerede sarı ve beyaz düşünce kutucuklarıyla ettiği kavgalar? Nerede çarpık zihninin ona oynadığı oyunlar?

Oysa Wade Wilson’ın Savaşı öyle miydi? Üstte saydığım tüm eksikleri bünyesinde başarıyla toplaması sayesinde kendisi şimdiye dek dilimize kazandırılmış en iyi Deadpool macerası benim gözümde. Keza Kayıp Rıhtım’daki çoğu arkadaşım için de öyle… Bize göre o maceranın yanına yaklaşabilen hiç olmamıştı. İntihar Kralları’nı okuyana dek…

Montaj bu!

İntihar Kralları aslında iki farklı maceradan oluşan tek bir cilt. İlki kitaba da adını veren İntihar Kralları. İkincisiyse Ölüm Oyunları.

İntihar Kralları henüz daha ilk sayfalarında, Deadpool’un özgeçmişini okumaya başladığınız andan itibaren ne kadar eğleneceğinizi yüzünüze âdeta haykırıyor. Yani… kim hayat hikâyesini anlatırken kendisine laf sokup ikinci benliğiyle kavga eder ki? Hemen akabinde geveze paralı askerimizi az önce bahsettiğim düşünce kutucuklarıyla dalaşırken görüyor ve koca bir oley çekiyorsunuz.

İntihar Kralları’nın hikâyesi başlangıçta aldığınız bu tadı, espri ve macera dozunu hiç düşürmeden devam ediyor yoluna. Her şey Deadpool’un Conrad adındaki bir genç tarafından kandırılmasıyla ve bir bina dolusu insanın ölümünün suçunun üstüne atılmasıyla başlıyor. Deadpool intikam almak için paçaları sıvasa da bunca masumun katline göz yummayacak biri vardır çevrede: Punisher.

17 Ağustos 2016 Çarşamba

Batman: Ölümcül Tasarım | Kitap İnceleme



JBC Yayıncılık sağ olsun, çok uzun bir zamandır bizler için sadece bir hayalden ibaret olan Batman serüvenlerine artık düzenli olarak kavuşuyoruz. Bu sayede Kara Şövalye Dönüyor’dan Ailenin Ölümü’ne, İlk Yıl’dan Baykuşlar Divanı’na dek Pelerinli Süvari’nin hem yeni hem de eski maceralarını kendi dilimizde doya doya okur olduk. Ancak bunların arasında öyle bir tane var ki her çizgi roman okurunun mutlaka tecrübe etmesi gerektiğini düşünüyorum: Ölümcül Tasarım

Pekâlâ, başlıyoruz

Chip Kidd ve Dave Taylor ikilisinin yarattığı Batman: Ölümcül Tasarım, muhtemelen sizin de duymuş olabileceğiniz gibi, tamamen karakalem çizimlerden oluşan, sıra dışı bir Kara Şövalye macerası. Cildin sayfalarında yer alan her bir kare, her bir sayfa, her bir karakter ve her mimari tasarım babadan kalma yöntemlerle, siyah-beyaz olarak çizilmiş. Sadece bu bile onu eşsiz kılmaya yetiyor. Ama Ölümcül Tasarım bundan çok daha fazlası.

Her şeyden önce çizgi romanın konusunu gerçek hayatta yaşanmış iki olaya dayanıyor. Bunlardan ilki tarihi Pennsylvania İstasyon Binası’nın yıkılması. İkincisiyse Manhattan’da meydana gelen korkunç bir vinç kazası. “Bu iki kaza bir şekilde bağlantılı olsaydı ne olurdu? Ya da Gotham Şehri’nde, altın bir çağda gerçekleşmiş olsalardı?” diye soruyor senarist Chip Kidd bize, maceranın hemen başında. Ve tam olarak bunu yapıyor ve her ikisini de zekice bir senaryoyla birleştirmeyi başarıyor. Üstelik tıpkı vadettiği gibi, Gotham’ın “Altın Çağı”nda yapıyor bunu…

Ölümcül Tasarım’da karşımıza çıkan çizimler 1950-60’lı yıllardaki görsel tasarımları, çizgi romanların “altın çağını” yaşadığı yılları anımsatacak bir şekilde tasarlanmış. Baş karakterimiz Batman son yıllardaki modern hâliyle değil de en eski kostümlerinden biriyle, göğsünde eski sembolü ve maskesiyle çıkıyor karşımıza. Aynı şekilde aletleri, mağarası, arabası, bilgisayarı… hepsi o yılların izini, “Na-na-na Batman!” jeneriğiyle gönlümüzde ayrı bir yer eden televizyon dizisindeki görünümlerini taşıyor.


Dahası çizgi romanın sayfaları arasında karşılaştığımız diğer teknolojik ve mimari şeyler de yine bilimkurgunun altın çağında hayal edilen, Uzay Yolu gibi dizilerde sık sık gördüğümüz çok ışıklı, bol düğmeli tasarımlara sahip. Ama bu sizi yanıltmasın, çünkü hiç de neşeli ve olayları hafife alan bir macera yok karşımızda. Aksine okurken gayet keyif veren, güzel bir dedektiflik hikâyesi sunuyor bizlere Ölümcül Tasarım.

ShareThis